Ana Mülksüzler

Mülksüzler

5.0 / 0
Bu kitabı ne kadar beğendiniz?
İndirilen dosyanın kalitesi nedir?
Kalitesini değerlendirmek için kitabı indirin
İndirilen dosyaların kalitesi nedir?
Dil:
turkish
Dosya:
EPUB, 295 KB
İndir (epub, 295 KB)

İlginizi çekebilir Powered by Rec2Me

 

Anahtar ifadeler

 
1 comment
 
tw
best site ever
best site ever
best site ever
19 January 2021 (09:37) 

To post a review, please sign in or sign up
Kitap hakkında bir inceleme bırakabilir ve deneyiminizi paylaşabilirsiniz. Diğer okuyucular, okudukları kitaplar hakkındaki düşüncelerinizi bilmek isteyeceklerdir. Kitabı beğenip beğenmediğinize bakılmaksızın, onlara dürüst ve detaylı bir şekilde söylerseniz, insanlar kendileri için ilgilerini çekecek yeni kitaplar bulabilecekler.
1

Handbook Of Bacteriology

Yıl:
2010
Dil:
english
Dosya:
PDF, 19,75 MB
0 / 0
2

Statistical methods in water resources

Yıl:
1993
Dil:
english
Dosya:
PDF, 21,00 MB
0 / 0
  - I - 


  Anarres - Urras



  



  Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.


  Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beş hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane sağlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması


  düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres'i dışarda, özgür bırakıyordu.


  Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres'i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.


  Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu.


  Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek umuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi. Ne de olsa dünyalarının tek sınırlayıcı duvarıydı o. Başka hiçbir yerde Girilmez levhasına rastlayamazlardı. Özellikle yeni yetmeler kapılıyordu duvarın çekiciliğine. Yanaşıp üstüne otururlardı. Ambarlardaki taşıyıcılardan sandıkları indiren, izlenecek bir ekip görmeyi umarlardı. Platformda bir yük gemisine bile rastlayabilirlerdi. Yük gemileri yılda yalnız sekiz kez gelirdi. Gelişleri limanda çalışanlar dışında kimseye duyur; ulmazdı. Onun için bu kez izleyiciler çalışan birilerini görünce, başlangıçta heyecanlandılar. Ama onlar bir uçta; hareketli vinçlerle çevrilmiş, alçak, kara kule alanın öbür ucunda duruyordu. Sonra ambar ekiplerinin birinden bir kadın gelip


  "Bugünlük kapatıyoruz kardeşler," dedi. Güvenlik kolluğu takıyordu, en az uzay gemisi kadar seyrek görülen bir şeydi bu. İşte bu biraz heyecan yaratmıştı. Kadının sesi yumuşaktı, ama bir kesinlik seziliyordu. Takımının ustabaşıydı; sorun çıkacak olursa yoldaşları ona arka çıkardı. Zaten görülecek pek bir şey de yoktu. Yabancılar, dış dünyalılar gemilerinde saklanıyorlardı. Gösteri yoktu. Savunma ekibi için de sıkıcı bir gösteriydi bu. Bazen ustabaşı birinin duvarı aşmaya çalışmasını diliyordu; gemiden atlayan bir yabancının veya gemiye yakından göz atmaya çalışan Abbenay'lı bir çocuğun. Ama bu hiç olmamıştı. Hiçbir zaman hiçbir şey olmuyordu. Olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı değildi. Dikkatli'nin kaptanı "O kalabalık gemime mi saldıracak?" diye sordu. Ustabaşı baktı ve limanda gerçekten büyük, yüz ya da daha fazla kişiden oluşan bir kalabalık olduğunu gördü. Orada öylece duruyorlardı. Kıtlık sırasında ürün taşıyan trenleri istasyonlarda bekleyen insanların durduğu gibi. Ustabaşını korkutuyordu bu.


  "Hayır," dedi yavaş ve sınırlı İocası'yla-"Protesto ediyorlar. Şeyi protesto ediyorlar. . Nasıl derler. . Yolcuyu."


  "Şu gemiye binecek pezevengin mi peşindeler yani? Onu ya da bizi durdurmaya mı çalışacaklar?"


  Ustabaşının diline çevrilemeyen "pezevenk" kelimesi kendi halkı için yabancı bir terimden başka bir şey ifade etmiyordu ona, ama ne kelimenin söylenişi hoşuna gitmişti, ne kaptanın ses tonu, ne de kaptanın kendisi. "Başının çaresine bakabilir misin?" dedi.


  "Boşversene. Sen yalnızca geri kalan yükün boşaltılmasını sağla, çabuk olsun. Şu yolcu olacak pezevengi de gemiye getir. Hiçbir Odocu kalabalığı bize bir şey yapamaz." Beline taktığı, şekilsiz bir penise benzeyen madeni nesneyi okşadı ve silahsız kadına hor görerek baktı.


  Kadın, silah olduğunu bildiği fallik nesneye soğuk bir bakış fırlattı. "Gemi 14'te yüklenmiş olacak," dedi. "Mürettebat içeride güvencede olur. Kalkış 14:40'ta. Yardım istersen Uçuş Kontrol'e teyp mesajı bırak." Kaptan bir şey diyemeden uzaklaştı. Kızınca adamlarına ve kalabalığa karşı daha sert davranıyordu. "Yolu açın!" dedi duvara yaklaşırken. "Kamyonlar geliyor, kaza çıkmasın. Kenara çekilin! " Kalabalıktaki erkek ve kadınlar onunla ve kendi aralarında tartışmaya başladılar. Yolu geçip duruyorlardı, bazıları duvarı geçti. Ama yine de yolu açtılar. Ustabaşı kalabalığı yola getirmekte ne kadar deneyimsizse, onlar da bir kalabalık oluşturmakta o kadar deneyimsizdiler. Bir kalabalığın öğeleri değil, bir topluluğun üyeleri olduklarından kitle psikolojisiyle hareket etmiyorlardı. Ne kadar insan varsa o kadar değişik duygu vardı. Ayrıca komutların rastgele olmasını beklemediklerinden, komutlara uymama deneyimleri de yoktu. Deneyimsizlikleri yolcunun hayatını kurtardı. Bazıları oraya bir haini öldürmeye gelmişlerdi. Bazıları ise onun gitmesini engellemeye veya ona hakaret etmeye, ya da yalnızca bakmaya gelmişlerdi. Bütün bu diğerleri, katillerin yolunu tıkıyordu. Hiçbirinde ateşli silah yoktu, ancak birkaçı bıçak taşıyordu. Onlar için saldırının anlamı yalnızca bedensel saldırıydı, haini ellerine geçirmek istiyorlardı. Korunmuş olarak, bir araç içinde gelmesini bekliyorlardı. Mal taşıyan bir kamyonu incelemeye çalışır ve öfkeli sürücüsüyle tartışırken, aradıkları adam yalnız başına ve yürüyerek geldi. Farkına vardıkları zaman çoktan alanın yarısını geçmişti, arkasında beş savunma görevlisi onu izliyordu. Onu öldürmek isteyenler takibe -çok geçti-sonra da taş atmaya -pek de geç değildi-giriştiler. Hedefledikleri adamı tam gemiye binerken ıskaladılar, ama koca bir taş savunma görevlilerinden birinin tam kafasına geldi ve adamı anında öldürdü.


  Geminin kapakları kapandı. Savunma ekibindekiler geri dönüp ölü arkadaşlarını taşıdılar; gemiye doğru koşarak gelen kalabalığın önderlerini durdunnak için herhangi bir şey yapmıyorlardı, ama öfke ve şoktan yüzü bembeyaz olan ustabaşı onlar geçerken arkalarından küfretti. Kalabalık ise ustabaşına çarpmamak için kenardan geçti. Gemiye ulaştıklarında kalabalığın öncü kolu dağıldı ve kararsız, durdu. Geminin sessizliği, dev, iskeletsi servis kulelerinin ani hareketleri, toprağın garip yanık görüntüsü, insan boyutlarında herhangi bir şeyin olmaması zihinlerini karıştırıyordu. Gemiye bağlı bir aletten çıkan buhar veya gaz kaçağı bazılarını irkiltti, yukarıda kara tüneller gibi duran roketlere tedirginlikle baktılar. Limanın öte yanında bir uyarı sireni öttü. Önce biri, sonra bir başkası kapıya doğru yöneldi. Kimse onları durdurmadı. On dakika içinde liman boşalmış, kalabalık Abbenay'a giden yol boyunca dağılmıştı. Hiçbir şey olmamış gibiydi. Dikkatli'nin içinde ise bir sürü şey oluyordu. Yer Kontrol, fırlatma zamanını öne aldığı için bütün işlemler iki kat hızlı yapılmak zorundaydı. Kaptan, ayak altında dolaşmamaları için yolcuyla doktorun kemerlerinin bağlanıp mürettebat kamarasında kilitli tutulmalarını emretmişti. Kamarada bir ekran vardı, isterlerse kalkışı izleyebilirlerdi.


  Yolu izliyordu. Limanı, limanın çevresindeki duvarı, duvarın ta dışında, Ne Thera dağlarının maki ve seyrek gümüşi aydikeniyle benekli uzak bayırlarını görüyordu. Bütün bunlar birdenbire parıldayarak akıp gitti ekrandan. Yolcu başının yastıklı arkalığa bastırıldığını hissettı. Dişçi koltuğuna benziyordu, baş geriye bastırılmış, çene zorla açılmış. Nefes alamıyordu, midesi bulanıyordu, korkudan bağırsaklarının gevşediğini duydu. Bütün bedeni onu ele geçiren güçlere haykırıyordu, şimdi değil, henüz değil, bekleyin!


  Onu kurtaran gözleri oldu. Görmekte ve aktarmakta ısrar ettikleri şey onu dehşetin donukluğundan çıkardı. Çünkü şimdi ekranda garip bir görüntü, soluk, taştan dev bir düzlük vardı. Büyük Vadi'nin üstündeki dağlardan görünen çöldü bu. Büyük Vadi'ye nasıl dönmüştü? Kendi kendine uçakta olduğunu söylemeye çalıştı. Yoo, uzay gemisinde. Düzlüğün kenarı suya yansıyan ışığın, uzak bir denizin ışığının parıltısıyla ışıldadı. O çöllerde hiç su yoktu. Gördüğü neydi o zaman? Taş düzlük artık düz değil, güneş ışığıyla dolu dev bir çanak gibi oyuktu. O izlerken çanak ışıklar saçarak düzleşti. Birdenbire üzerinde boylu boyunca bir çizgi belirdi, soyut, geometrik, bir çemberin mükemmel kesiti. Bu yayın ötesinde karanlık vardı. Bu karanlık bütün resmi tersine çevirdi, negatifini aldı. Gerçek, taş kısmı artık içbükey ve ışık dolu değil, dışbükey ve ışığı yansıtan, ışığı yadsıyan bir hal almıştı. Bir düzlük veya çanak değil, bir küre, karanlıkta düşen, ta uzaklara düşüp giden beyaz, taştan bir toptu. Onun dünyasıydı bu.


  "Anlamıyorum," dedi yüksek sesle.


  Birisi onu yanıtladı. Bir süre, iskemlesinin yanında oturan kişinin onunla konuştuğunu, onu yanıtladığını anlayamadı, çünkü artık bir yanıtın ne olduğunu anlayamıyordu. Yalnız bir tek şeyin açıkça farkındaydı, kendi mutlak yalıtılmışlığının. Dünya altından kaymış ve yalnız bırakılmıştı. Her zaman bunun olacağından korkmuştu, ölümden korktuğundan da çok. Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.


  En sonunda yanında duran adama bakmayı başardı. Bir yabancıydı kuşkusuz. Bundan sonra hep yabancılar olacaktı çevresinde. Adam yabancı bir dilde konuşuyordu: İoca. Kelimeler anlamlıydı. Bütün küçük şeyler anlamlıydı, yalnızca bütünü anlamsızdı. Adam onu iskemleye bağlayan kemerlerle ilgili bir şey söylüyordu. Kemerlerle oynadı. İskemle doğruldu; başı döndüğü ve dengesini yitirdiği için az daha düşüyordu. Adam herhangi birinin yaralanıp yaralanmadığını sorup duruyordu. Kimden bahsediyordu? "Yaralanmadığından emin mi?" İoca'da doğrudan hitabın kibar şekli üçüncü tekil şahıstı. Adam onu kastediyordu. Neden yaralanabileceğini bilmiyordu; adam taş atmayla ilgili bir şeyler söylüyordu. Ama taş hiçbir zaman çarpmayacak, diye düşündü. Taşı, karanlıkta düşen beyaz taşı görmek için yeniden ekrana baktı, ama ekran boştu.


  "İyiyim," dedi sonunda rasgele.


  Bu adamı tatmin etmedi. "Lütfen benimle gelin. Ben doktorum." "İyiyim."


  "Lütfen benimle gelin, Doktor Shevek!"


  "Sen doktorsun," dedi Shevek bir anlık duraklamadan sonra.


  "Ben değilim. Adım Shevek."


  Kısa, açık tenli, dazlak bir adam olan doktor kaygıyla yüzünü ekşitti. "Efendim, odanızda kaImalısınız-bulaşıcı hastalık tehlikesi-benden başka kimseyle ilişkide olmamanız gerekliydi, iki aylık dezenfektasyon süresinden boşuna geçtim, şu kaptanın Allah belasını versin! Lütfen benimle gelin, efendim. Beni sorumlu tutarlar."


  Shevek küçük adamın tedirgin olduğunu algıladı. Vicdan azabı veya sempati duymuyordu, ama şu anda olduğu yerde, mutlak yalnızlıkta bile tek bir kural, tanıdığı tek kural geçerliydi. "Peki," dedi ve ayağa kalktı. Hala başı dönüyor, sağ omuzu ağrıyordu. Geminin hareket ediyor olması gerektiğini biliyordu, ama hareket duygusu yoktu; yalnızca sessizlik, korkunç ve kesin bir sessizlik vardı duvarların dışında. Doktor sessiz madeni koridorlardan geçirerek bir odaya götürdü onu. Çok küçük, sıkıca kapalı bir odaydı bu, duvarları boştu. Oda, Shevek'i itiyordu, unutmak istediği bir yeri anımsatıyordu ona. Eşikte durdu. Ama doktor ısrar etti, yalvardı; o da içeriye girdi.


  Rafa benzeyen yatağa oturdu ve doktoru kayıtsızca izledi. HaId sersem ve uyuşuk hissediyordu kendini. İlgilenmesi gerektiğini biliyordu; bu adam gördüğü ilk Urras'lıydı. Ama çok yorgundu. Arkasına yaslanıp uyuyabilirdi. Bir gece önce sabaha kadar oturup makalelerini karıştırmıştı. Üç gün önce Takver'le çocukları Barış-ve-Bolluk'a götürmüştü, o zamandan beri de hep meşguldü, radyo kulesine koşup Urras'takilerle son dakika görüşmeleri yapıyor, Bedap ve diğerleriyle tasarıları ve olanakları tartışıyordu. Bütün bu koşuşturma boyunca, Takver gittiğinden beri aslında onun işleri değil, işlerin onu yaptığını hissediyordu. Başkalarının elindeydi. Kendi iradesi işlememişti. İradesi harekete geçme gereği duymamıştı. Her şeyi başlatan, bu anı ve etrafındaki duvarları yaratan kendi iradesiydi. Ne kadar önce? Yıllar. Beş yıl önce, Chakar'da, dağlarda, gecenin sessizliğinde Takver'e "Abbenay'a gidip duvarları yıkacağım," dediği zaman. Hatta daha da önce, çok önce, Toz'da, kıtlık ve umutsuzluk yıllarında, bir daha asla kendi iradesi dışında hareket etmeme sözü verdiği zaman. O sözü tutarak buraya getirmişti kendini: bu zamansız ana, bu dünyasız yere, bu küçük odaya, bu hücreye.


  Doktor çürümüş omuzunu inceledi (çürük Shevek'i şaşırtmıştı; limanda ne olup bittiğini fark edemeyecek kadar gergin ve telaşlıydı, taşın çarptığını duymamıştı bile). Doktor elinde bir iğneyle ona dönmüş bekliyordu.


  "Bunu istemiyorum," dedi Shevek. Konuşurken locası yavaştı, radyo konuşmalarından bildiği kadarıyla kötü de telaffuz ediyordu, ama dilbilgisi yeterince düzgündü. Anlamakta konuşmaktan daha fazla güçlük çekiyordu.


  "Bu kızamık aşısı," dedi doktor, her profesyonel gibi o da sağırdı.


  "Hayır," dedi Shevek.


  Doktor bir an dudağını ısırdı, sonra "Kızamığın ne olduğunu biliyor musunuz efendim?" dedi.


  "Hayır. "


  "Bir hastalık. Bulaşıcı. Genellikle erişkinlerde şiddetlidir. Anarres'te yok; gezegene yerleşilirken alınan koruyucu önlemler hastalığın kökünü kazıdı. Urras'ta çok sık görülür. Sizi öldürebilir. Sık görülen birçok diğer viral enfeksiyon gibi. Bağışıklığınız yok. Sağ elinizi mi kullanıyorsunuz efendim?" Shevek otomatik olarak "hayır" anlamında başını salladı. Doktor bir sihirbaz zarafetiyle iğneyi sağ koluna batırdı. Shevek buna ve diğer iğnelere sessizce razı oldu. Kuşkulanmaya veya karşı çıkmaya hakkı yoktu. Kendini bu insanlara teslim etmişti; doğuştan kendinin olan karar hakkını devretmişti. Dünyasıyla birlikte, vadedilmiş dünyasıyla, o çorak taşla birlikte bu hak da elinden kayıp düşmüş, ondan uzaklaşmıştı.


  Doktor konuşmaya devam etti, ama o dinlemiyordu. Saatler, günler boyunca bir boşlukta, geçmişsiz ve geleceksiz, kuru ve berbat bir boşlukta yaşadı. Dışarıda sessizlik vardı. Kolları ve kaba etleri iğnelerden sızlıyordu; ateşi çıktı, kendini kaybettirecek kadar yükselmeyen, ama onu bilinç ile bilinçsizlik arasındaki sınır bölgesinde bırakan bir ateşti bu. Zaman geçmiyordu. Zaman oydu: yalnız o. Irmak oydu, ok da, taş da o. Ama hareket etmiyordu. Atılan taş hala orta yerde asılı duruyordu. Gündüz veya gece yoktu. Bazen doktor ışığı kapatıyor veya açıyordu. Yatağın yanındaki duvarda bir saat vardı, kolu anlamsızca göstergedeki yirmi şeklin birinden diğerine hareket ediyordu.


  Uzun, derin bir uykudan sonra uyandı ve yüzü saate dönük yattığı için uykulu gözlerle onu inceledi. Kolu 15'ten biraz ileride duruyordu, eğer gösterge 24 saatlik Anarres saati gibi geceyarısından başlayarak okunursa öğleden sonra sayılırdı. Ama uzayda iki dünya arasındayken nasıl öğleden sonra olabilirdi?


  Geminin de kendine ait bir zamanı olması gerekiyordu tabii. Bunu keşfetmek ona müthiş bir cesaret verdi. Doğrulduğunda başı dönmedi. Yataktan kalkıp dengesini bulmaya çalıştı; gerçi topuklarının yere tam yapışmadığını hissediyordu, ama fena değildi. Geminin yerçekimi çok zayıf olmalıydı. Bu duyguyu pek sevmemişti; sürekliliğe, sağlamlığa ve katı gerçekIere gereksinimi vardı. Bunları aramak için küçük odayı sistemli bir biçimde incelemeye başladı.


  Boş duvarlar, her biri panele bir dokunuşta ortaya çıkmaya hazır sürprizlerle doluydu: lavabo, bok taburesi, ayna, masa, iskemle, dolap, raflar. Lavaboyla ilgili bir sürü tümüyle gizemli elektronik aygıt vardı ve musluk kolunu bıraktığınızda su kesilmiyordu. Shevek bunun ya insan doğasına duyulan büyük güvenin, ya da bol miktarda sıcak suyun göstergesi olduğunu düşündü, ikincisinin doğru olduğunu varsayarak bol suyla yıkandı, havlu bulamadığı için de sıcak hava üfleyip gıdıklayan gizemli aygıtlardan biriyle kurulandı. Kendi elbiselerini bulamadığı için, uyandığında üstünde olan şeyleri giydi: İkisi de sarı üzerine küçük mavi benekli, gevşek tutturulmuş bir pantolon ve şekilsiz bir tünik. Aynada kendine baktı. Yarattığı etki olumsuzdu. Urras'ta böyle mi giyiniyorlardı? Boşyere bir tarak aradı, sonunda saçını eliyle arkaya yatırdı ve kendine çeki düzen vermiş olarak odadan çıkmaya hazırlandı.


  Çıkamadı. Kapı kilitliydi.


  İlk anda inanamadı, sonra öfkeye, körü körüne şiddet kullanmaya yönelik, daha önce hiç hissetmediği bir öfkeye kapıldı. Kapının kımıldamayan koluna saldırdı, kapının parlak madenine bütün gücüyle vurdu, sonra dönüp doktorun gerektiği takdirde kullanmasını söylediği düğmeye bastı. Hiçbir şey olmadı. İç iletişim panelinde değişik renkli birçok başka küçük düğme vardı; hepsine birden bastı. Duvar hoparlörü çalışmaya başladı, "Ne oluyor evet hemen geliyorum tamam kes ne yirmi ikiden-"


  Shevek'in sesi hepsini bastırdı: "Kapıyı açın!"


  Kapı kayarak açıldı ve doktor içeriye baktı. Onun kel, kaygılı, sarı yüzünü görünce Sheveklin öfkesi dindi ve içindeki bir karanlığa çekildi. "Kapı kilitliydi," dedi.


  "Afedersiniz Dr. Shevek-bir önlem-salgın-diğerlerinin dışarıda kalması gerekiyordu-"


  "içeri kapamak, dışarıda bırakmak, aynı şey," dedi Shevek, ışıltılı, dalgın gözlerle doktora bakarak.


  "Güvenlik-"


  "Güvenlik mi? Bu kutuda kapalı mı kalmalıyım?" "Subayların oturma odasına gidebilirsiniz," dedi doktor aceleyle ve yatıştırıcı bir sesle. "Aç mısınız efendim?


  Belki de giyinip oturma odasına gitmek istersiniz."


  Shevek doktorun giysisine baktı: paçaları, en az kumaş kadar yumuşak ve kaliteli görünen botlara tıkıştırılmış dar mavi pantolon; önü açık, gümüş kurbağa desenleriyle işlenmiş mor bir tünik; içinde de, yalnızca boynu ve bilekleri görünen, parlak beyaz örme bir gömlek.


  "Giyinik değil miyim?" diye sordu Shevek neden sonra.


  "A, pijama da olur tabii. Uzay gemilerinde formalitelere gerek yok!"


  "Pijama mı?"


  "Giydiğiniz şey. Uyku giysileri."


  "Uykuda giyilen giysiler mi?"


  "Evet."


  Shevek gözlerini kırpıştırdı. Herhangi bir yorumda bulunmadı. "Daha önce giydiklerim nerede?" diye sordu.


  "Giysileriniz mi? Onları temizlettim - sterilize ettirdim. Umarım sakıncası yoktur efendim-" Shevek'in keşfetmediği bir duvar paneliyle oynadı ve soluk yeşil kağıda sarılmış bir paket çıkardı. Paketten Shevek'in çok temiz ama nedense biraz küçülmüş eski giysisini çıkardı, yeşil kağıdı buruşturdu, başka bir paneli çalıştırdı, kağıdı açılan bölmeye attı ve tedirginlikle gülümsedi. "işte oldu, Dr. Shevek."


  "Kağıda ne oluyor?" "Kağıda mı?"


  "Yeşil kağıda."


  "Çöpe attım tabii." "Çöp?"


  "Atık. Yakılıyor."


  "Kağıdı yakıyor musunuz?"


  "Belki de yalnızca uzaya atılıyor, bilmiyorum. Ben uzay doktoru değilim, Dr. Shevek. Size eşlik etme onuru bana verildi, çünkü dünya dışından başka ziyaretçilerle, Arz ve Hain'den gelen elçilerle deneyimim oldu, A-İo'ya gelen bütün yabancıların kimyasal arındırma ve uyum işlemlerini yürütüyorum, tabii siz o anlamda yabancı sayılmazsınız." Çekingen bir tavırla, söylediklerinin hepsini anlayamayan ama sözcüklerin arkasındaki kaygılı, mahçup, iyilik düşünen yapıyı ayrımsayan Shevek'e baktı.


  "Doğru, sayılmam," diye onayladı Shevek, "belki seninle benim büyükannemiz aynıydı, iki yüz yıl önce, Vaas'ta." Eski giysilerini giyiyordu, gömleği kafasından geçirirken doktorun mavi-sarı "uyku giysilerini" "çöp" bölmesine tıktığını gördü. Gömleğin yakası hala burnunun hizasında, durakladı. Giyinmiş olarak doğruldu, eğildi ve bölmeyi açtı. Bölme boştu.


  "Giysiler de mi yakılıyor?"


  "Onlar ucuz pijamalar, ordu malı-giy ve at, temizlemekten daha ucuza geliyor." Shevek rüyadaymış gibi, "Daha ucuza geliyor," diye yineledi. Sözcükleri bir paleontoloğun bir fosile, tüm bir tabakanın yaşını belirleyen fosile bakması gibi kullanıyordu.


  "Galiba o son koşuşturma sırasında eşyalarınız kaybolmuş, umarım içinde önemli bir şey yoktur."


  "Hiçbir şey getirmedim," dedi Shevek. Giysisi neredeyse bembeyaz olmuş ve biraz çekmişti, ama hala üstüne oluyordu. Holum'dan yapılmış kumaşın sert, tanıdık dokunuşu da hoştu. Kendini yine eskisi gibi hissediyordu. Yatakta doktora dönerek oturdu ve "Bakın," dedi, "nesnelere bizim gibi bakmadığınızı biliyorum. Sizin dünyanızda, Vaas'ta, bir şeyi mutlaka satın almak gerekiyor. Sizin dünyanıza geliyorum, hiç param yok, satın alamam, o zaman yanımda getirmeliyim. Ama ne kadar getirebilirim? Giysi, evet, iki değişik giysi getirebilirim. Ya yiyecek? Yeterince yiyeceği nasıl getirebilirim? Getiremem, satın alamam. Eğer beni canlı tutmak istiyorsanız, bana vermeniz gerekir. Ben bir Anarres'liyim. Urras'lıları Anarres'li gibi davranmak zorunda bırakıyorum: satmak değil, vermek. İsterseniz. Tabii ki beni canlı tutmak gerekmiyor. Yani Dilenci'yim ben."


  "Aman efendim, hiç de öyle değil, hayır, hayır. Siz çok saygın bir konuksunuz. Lütfen bizi bu geminin mürettebatıyla ölçmeyin, onlar çok cahil, kısıtlı insanlar


  -Urras'ta nasıl bir karşılama olacağını tahmin bile edemezsiniz. Ne de olsa siz dünyaca ünlü-tüm galakside ünlü bir bilim adamısınız! Bize Anarres'ten gelen ilk ziyaretçisiniz! Sizi temin ederim Peier Alanı'na geldiğimizde her şey çok değişik olacak."


  "Değişik olacağından kuşkum yok," dedi Shevek.


  Ay yolculuğu genellikle gidiş ve dönüş dörder buçuk gün olmak üzere dokuz gün sürerdi, ama bu sefer dönüş yolculuğuna yolcu için uyum süresi olarak beş gün eklenmişti. Shevek ve Dr. Kimoe bu süreyi aşılarla ve sohbetle geçirdiler. Dikkatli'nin kaptanı ise bu beş günü Uaas'ın çevresinde yörüngede kalarak ve küfür ederek geçirdi. Shevek'le konuşmak zorunda kaldığında bunu tedirginlikle ve saygısızca yapıyordu. Her zaman her şeyi açıklamaya hazır olan doktorun çözümlemesi hazırdı: "Yabancıları aşağılık, yarım insanlar olarak görmeye alışıktır."


  "Odo buna aşağı türlerin yaratılışı demişti. Evet. Urras'ta birçok dil ve ulus bulunduğu, hatta diğer güneş sistemlerinden ziyaretçileriniz olduğu için insanların artık böyle düşünmeyeceğini sanıyordum. "


  "Çok az ziyaretçi geliyor, çünkü yıldızlararası yolculuk hem çok pahalı, hem de çok uzun sürüyor. Belki ileride böyle olmayacak," diye ekledi Dr. Kimoe, ya yağ çekmek, ya da onu konuşturmak için; Shevek ise anlamamış gibi davrandı.


  "İkinci kaptan," dedi. "Benden korkarmış gibi görünüyor." "Ha, onun derdi bağnazlık. uzlaşmaz bir Tezahürcü'dür. Her gece Temeller'i yeniden okuyor. Kaskatı bir kafa."


  "Öyleyse beni nasıl görüyor?"


  "Tehlikeli bir tanrıtanımaz olarak."


  "Tanrı tanımaz mı! Neden?"


  "Neden mi, çünkü siz Anarres'li bir Odocu'sunuz - Anarres'te din yoktur."


  "Yok mudur? Biz Anarres'liler taş mıyız?"


  "Kurumlaşmış dini kastediyorum-ibadet evleri, dualar. ." diye telaşla atıldı Kimoe. Bir doktorun enerjik kendine güvenine sahipti, ama Shevek bunu sürekli bozuyordu. Bütün açıklamaları Shevek'in iki üç sorusundan sonra bocalamayla sona eriyordu. İkisi de diğerinin görmeyi bile beceremediği bazı ilişkileri sorgulamadan kabul ediyorlardı. Örneğin şu ilginç üstünlük-aşağılık kavramı. Shevek üstünlük ve göreceli yükseklik kavramının Urras'lılar için önemli olduğunu biliyordu; genellikle yazılarında "daha yüksekte" sözlerini "daha iyi" ile eş anlamlı olarak kullanıyorlardı, bir Anarres'li ise "daha merkezi" demeyi yeğlerdi. Ama daha yüksekte olmakla yabancı olmak arasında ne ilişki vardı? Bu, yüzlerce bilmeceden biriydi.


  "Anlıyorum," dedi bir başka bilmece açıklığa kavuşurken, "siz ibadet evlerinin dışında dinlere izin vermiyorsunuz, tıpkı yasalar dışında herhangi bir ahlaka izin vermediğiniz gibi. Biliyor musunuz bunu hiç anlamamıştım, bütün o Urras kitaplarını okuduktan sonra bile."


  "Şey, bugünlerde her aydın-"


  "Kelimeler bunu zorlaştırıyor," dedi Shevek, keşfini izleyerek.


  "Pravca'da din kelimesi pek azdır. Hayır, nasıl diyorsunuz-nadirdir. Pek sık kullanılmaz. Tabii ki Kategoriler’den biridir. Dördüncü Usul. Çok az kişi bütün usulleri uygulayabilir. Ama usuller aklın doğal yeteneklerinden oluşmuştur; bizim din yeteneğimiz olmadığına ciddi ciddi inanıyor olamazsınız! Ya da insanın evrenle en derin ilişkisinden yoksun olarak fizikle uğraşabileceğimize!"


  "Hayır, öyle demek istemedim. ."


  "Bu bizi gerçekten aşağı bir tür haline getirmek olurdu!" "Eğitim görmüş insanlar bunu anlayacaklardır, bu subaylar cahil!"


  "O zaman yalnızca bağnazların mı evrende yolculuk etmesine izin veriliyor?" Bütün konuşmaları böyleydi, doktoru yoruyor, Shevek'i tatmin etmiyordu, ama yine de her ikisi için de ilginçti. Shevek için kendisini bekleyen yeni dünyayı araştırmanın tek yoluydu bu. Geminin kendisi ve Kimoe'nin beyni onun küçük evreniydi. Dikkatli’de hiç kitap yoktu, subaylar Shevek'ten kaçıyor, mürettebat ise kesinlikle ondan uzakta tutuluyordu. Doktorun beynine gelince, zeki ve kesinlikle iyi niyetli olmasına karşın, kafasını dolduran entelektüel araçlar, gemiyi dolduran bütün aygıtlar, makineler ve konfordan çok daha karmakarışıktı. Bu aygıtlar ve konfor Shevek'i eğlendiriyordu; her şey çok savurganca, sterilize ve yaratıcıydı; ama Kimoe'nin zelısının araçlarını bu kadar rahat bulmuyordu. Kimoe'nin düşünceleri hiçbir zaman bir doğru üzerinde ilerleyemiyordu; şunun çevresinden dolaşıp bundan kaçınmak zorunda kalıyor ve en sonunda son bir darbeyle duvara tosluyordu. Düşüncelerinin çevresinde duvarlar vardı ve sürekli onların arkasında gizlendiği halde varlıklarından tümüyle habersiz görünüyordu. İki dünya arasındaki konuşmayla dolu günlerinde Shevek yalnızca bir kez bu duvarların gedik verdiğini gördü. Gemide neden hiç kadın olmadığını sormuş, Kimoe de bir uzay gemisini işletmenin kadın işi olmadığını söylemişti. Tarih dersleri ve Odo'nun yazıları Shevek'e bu totolojik yanıtı anlayabilecek bir bağlam veriyordu. Başka bir şey söylemedi, ama doktor karşılık olarak Anarres hakkında bir soru sordu. "Dr. Shevek, sizin toplumunuzda kadınlara aynen erkeklere olduğu gibi davranıldığı doğru mu?"


  "Bu malzeme ziyanı olurdu," dedi Shevek gülerek, sonra fikrin gülünçlüğünü düşünerek bir kahkaha daha attı. Doktor duraladı -herhalde beynindeki engellerden birinin etrafından dolaşıyordu-sonra telaşla, "Hayır, hayır," dedi.


  "Cinsel bakımdan değil-açık ki siz-onlar. . Toplumsal statülerini kastetmiştim."


  "Statü, sınıfla aynı şey mi?"


  Kimoe statüyü açıklamaya çalıştı, başaramadı ve ilk konuya döndü. "Gerçekten erkeklerin işleriyle kadınlarınki arasında bir fark yok mu?"


  "Hayır, iş bölümü için fazla mekanik bir temel değil mi bu? İnsan işini ilgisine, yeteneğine, gücüne göre seçer. Cinsiyetin bununla ne ilgisi var?" "Erkekler fiziksel olarak daha güçlüdür," dedi doktor profesyonel bir kesinlikle."Evet, genellikle, hem de daha iridirIer, ama makinelerimiz olduğu sürece ne fark eder? Makineler olmasa da, kürekle kazmak veya sırtta taşımak gerektiğinde belki erkekler daha hızlı çalışır -iri olanları yani-ama kadınlar daha çok çalışır. . Çoğu kez bir kadın kadar dayanıklı olmayı istediğim olmuştur." Kimoe ona baktı, şaşkınlıktan kibarlığı unutmuştu. "Ama-dişi olan her şeyin, yumuşaklığın ve erkeğin kendisine olan saygısının yitirilmesi. . Sizin işinizde kadınların sizinle eşit olduğunu iddia edemezsiniz, değil mi? Fizikte, matematikte, zekada? Kendinizi sürekli onların düzeyine indirdiğinizi iddia edemezsiniz!" Shevek yastıklı, rahat iskemleye oturdu ve subay odasına gözgezdirdi. Ekranda Urras'ın parlak eğrisi hali siyah boşlukta maviyeşil bir opal gibi asılı duruyordu. O güzel görüntü ve o da son günlerde Shevek'e tanıdık gelmeye başlamıştı, ama şimdi parlak renkler, eğrilerden oluşmuş iskemleler, gizli ışıklandırma, oyun masaları, televizyon ekranlar! ve yumuşak halılar, hepsi onları ilk gördüğü zamanki kadar yabancı geliyordu.


  "Pek bir şey iddia ettiğimi sanmıyorum, Kimoe,"dedi Tabii ki çok zeki kadınlar, aynen bir erkek gibi düşünebilen kadınlar tanıdım," dedi doktor aceleyle. Neredeyse haykırmakta olduğunun -kapalı kapıyı yumruklayıp haykırdığının. . diye düşündü Shevek-farkına varmıştı. Shevek konuşmayı başka yöne çevirdi ama bu konuda düşünme// sürdürdü. Bu üstünlük ve aşağılık sorunu Urras'ın toplumsal yaşamında önemli bir yer tutuyor olmalıydı. Eğer Kimoe kendine saygı duymak için insan ırkının yarısının kendinden aşağı olduğunu düşünmek zorundaysa, kadınlar kendilerine nasıl saygı duyuyorlardı


  -onlar da erkekleri mi aşağı görüyordu? Bütün bunlar cinsel yaşamlarını nasıl etkiliyordu? Odo'nun yazılarından, iki yüz yıl önce Urras'ın temel cinsel kurumlarının "evlilik" (yasal ve ekonomik önlemlerle zorlanan bir birliktelik) ve "fahişelik" (daha geniş bir kavram, ekonomik usulde çiftleşme) olduğunu okumuştu. Odo her ikisini de lanetlemişti; ama Odo yine de "evli; belki de kurumlar iki yüz yılda çok değişmişti. Eğer Urras'ta ve Urras'lılarla yaşayacaksa öğrenmesi iyi olacaktı.


  Yıllardır o kadar avunma, haz ve coşku kaynağı olan cinselliğin bile, birdenbire dikkatli gezinmesi ve cehaletini fark etmesi gereken bilinmeyen bir bölge haline gelmiş olması garipti; ama yine de öyle olmuştu. Onu uyaran yalnızca Kimoe'nin garip küçük görme ve kızgınlık patlaması değil, aynı zamanda o olayın netleştirdiği, daha önce bulanık olan bir izlenimdi. İlk defa gemiye bindiğinde, o uzun ateş ve umutsuzluk saatleri boyunca bir şeyonun ilgisini çekmiş, bazen memnun etmiş, bazen de rahatsız etmişti: yatağın yumuşaklığı. Yalnızca bir ranza olmasına karşın şiltesi okşayıcı bir esneklikle ağırlığı altında çöküyordu. Teslim oluyordu, o kadar ısrarla teslim oluyordu ki, uykuya dalarken bile hala, hep onun farkındaydı. Yarattığı zevk de, rahatsızlık da kesinlikle erotikti. Ayrıca sıcakhava-boru-havlu aygıtı vardı: aynı etki. Bir gıdıklama. Subayodasındaki eşyaların tasarımı, inatçı tahta ve çeliğin zorla sokulduğu yumuşak plastik eğriler: bunlar da, hafifçe de olsa, her yeri kaplayacak kadar erotik değil miydi? Takver'den birkaç gün ayrıImanın, büyük stres altında da olsa onu her masa üstünde bir kadın hissedecek ölçüde azdıramayacağını bilecek kadar tanıyordu kendini. Tabii orada gerçekten bir kadın yoksa.


  Bütün Urras'lı mobilyacılar bekar mıydı?


  Düşünmekten vazgeçti; kısa zamanda, Urras'ta, öğrenecekti.


  İniş için bağlanmadan önce doktor çeşitli aşıların etkilerini izlemek için odasına gelmişti, sonuncu aşı olan veba aşısı Shevek'in midesini bulandırıp sersemletmişti. Kimoe ona yeni bir hap verdi. "Bu sizi inişte uyanık tutacak," dedi. Shevek kayıtsızca hapı yuttu. Doktor çantasıyla oynadı, sonra birden hızlı hızlı konuşmaya başladı: "Dr. Shevek, bir daha sizinle ilgilenmeme izin verileceğini sanmıyorum, belki de olur, ama olmazsa belirtmek isterim ki, ben. .


  Benim için büyük bir onurdu. Şeyden değil.. Yalnızca bir insan olarak-iyi yürekliliğinizi, gerçek iyi yürekliliğinizi takdir ettiğim için-" Baş ağrısı yüzünden aklına daha iyi bir yanıt gelmeyen Shevek uzandı ve Kimoe'nin elini tuttu, "O zaman yeniden görüşelim, kardeşim!" dedi. Kimoe elini sinirlice, Urras stilinde sıktı ve aceleyle odadan çıktı. O gittikten sonra Shevek onunla Pravca konuştuğunu, Kimoe'nin anlamadığı bir dilde ona ammar, kardeşim, dediğini fark etti.


  Duvar hoparlörü emir yağdırıyordu. Ranzaya bağlanmış Shevek dinliyor, kendini belirsiz ve uzak hissediyordu. Atmosfere giriş duyguları bulanıkllğı arttırdı; kusmak zorunda kalmayacağına ilişkin küçük ama derin bir umudun bilincindeydi. Kimoe aceleyle yeniden içeriye girip onu subay odasına götürünceye kadar indiklerini fark etmemişti. Urras'ın bulutlarla çevrili ve ışıklı görüntüsünün o kadar zaman asılı olduğu ekran boştu. Oda insanlarla doluydu. Nereden çıkmışlardı? Kalkıp, yürüyüp el sıkabildiğine şaşırdı ve sevindi. Yalnızca bu kadarcığına yoğunlaştı ve anlamın ona dokunmadan geçip gitmesine izin verdi. Sesler, gülümsemeler, eller, sözler, adlar. Tekrar tekrar kendi adı: Dr. Shevek, Dr. Shevek. .


  Şimdi o ve çevresindeki bütün yabancılar üstü kapalı bir rampadan aşağıya iniyorlardı, bütün sesler çok yüksekti; sözler duvarlarda yankılanıyordu. Seslerin patırtısı azaldı. Garip bir hava yüzüne çarptı.


  Yukarı baktı ve rampadan düz toprağa adımını attığı anda tökezledi, neredeyse düşüyordu. Adımın başlangıcıyla bitişi arasındaki o boşlukta ölümü düşündü, adımın sonunda yeni bir dünyada duruyordu. Açık, gri bir akşam vardı dışarıda. Sisli bir alanın ötesinde, uzakta, buğulu mavi ışıklar yanıyordu. Yüzünde ve ellerindeki, burun deliklerindeki, boğazı ve ciğerlerindeki hava serin, nemli, çok kokulu, yumuşaktı. Garip değildi. Irkının geldiği dünyanın havasıydı. Evin havasıydı. Tökezlediği zaman biri koluna girmişti. Flaşlar patladı. Fotoğrafçılar sahneyi haberler için filme alıyorlardı: Aydan gelen İlk Adam: İleri gelenler, profesörler ve güvenlik görevlilerinden oluşan bir kalabalığın ortasında uzun boylu, zayıf bir kişi; zarif, tüylü başı (fotoğrafçıların her özelliğini yakalayabilmeleri için) dimdik, projektörlerin üzerinden göğe, ‘yıldızları, Ay'ı, diğer bütün dünyaları gizleyen geniş, sisli göğe bakmak istermiş gibi. Gazeteciler polis kordonunu aşmaya çalışıyorlardı: "Dr. Shevek, bu tarihi anda bize bir şeyler söyler misiniz?" Yeniden bir anda geri püskürtüldüler. Çevresindekiler onu öne gitmeye zorladılar. Bekleyen araca bindirildi; son ana kadar boyu, uzun saçları, yüzündeki garip acı ve aşinalık ifadesi yüzünden fotoğrafı çekilmeye değerdi.


  Kentin kuleleri siste yükseliyordu, bulanık ışıklı büyük merdivenler gibi. Yukarıdan trenler, parlak, çığlık çığlığa çizgiler halinde geçtiler. Arabalar ve troleybüslerin üzerinde dev taş ve cam duvarlar sokaklarla karşı karşıya duruyordu. Taş, çelik, cam, elektrik ışığı. Hiç yüz yoktu.


  "Burası Nio Esseia, Dr. Shevek. Ama ilk başta sizi kent kalabalığından uzak tutmanın iyi olacağına karar verildi. Dosdoğru Üniversite'ye gidiyoruz." Karanlık, yumuşak döşeli arabada kendiyle birlikte beş adam vardı. Bazı önemli yerleri gösteriyorlardı; ama sisin içinde belirsiz, büyük, çabucak geçip giden yapılardan hangisinin Yüksek Mahkeme, hangisinin Ulusal Müze, hangisinin Yönetim Merkezi, hangisinin Senato olduğunu çıkaramıyordu. Bir ırmak veya halici geçtiler; Nio Esseia'nın siste dağılmış milyonlarca ışığı arkalarında karanlık suyun üstünde titredi. Yol karardı, sis daha yoğunlaştı, sürücü aracı yavaşlattı. Işıkları önlerindeki siste sanki kaçıp uzaklaşan bir duvarın üstündeymiş gibi parlıyordu. Shevek biraz öne eğilerek oturdu ve dışarıya baktı. Gözleri de, aklı da yerinde değildi, uzaklarda ve ciddi görünüyordu, diğerleri sessizliğine saygı duyarak alçak sesle konuşuyorlardı.


  Yol boyunca bitmeden akıp giden daha yoğun karanlık neydi?


  Ağaçlar mı? Kentten ayrıldıklarından beri ağaçlar arasında gidiyor olabilirler miydi? İoca'daki kelime aklına geldi: "orman". Birdenbire bir çöle rastlamayacaklardı. Ağaçlar sürekli gidiyor, bir sonraki tepede ve sonrakinde ve sonrakinde, sisin tatlı serinliğinde duruyordu, sonsuz, tüm dünya üzerinde bir orman, halli çabalayan bir yaşam oyunu, gecede karanlık yaprak kıpırtıları. Sonra, Shevek şaşkın otururken, araba ırmak vadisinin sisinden temiz havaya çıktığında, yol kenarındaki yaprakların altından karanlıkta biran için bir yüz ona baktı. Bir insan yüzüne benzemiyordu. En az kolu kadar uzun ve ölü gibi bembeyazdı. Burun olması gereken şeylerden buhar halinde nefes fışkırıyordu ve korkunç, kuşku götürmez bir göz vardı. Büyük, siyah bir gözdü, yaslı, belki de sinik, arabanın ışıklarının parıltısında yitti.


  "Neydi o?"


  "Eşek değil miydi?"


  "Bir hayvan mı?"


  "Evet, bir hayvan. Hay Allah, tabii ya! Anarres'te hiç büyük hayvan yok, değil mi?" Adamlardan bir başkası, "Eşek bir cins attır," dedi, bir başkası ise sağlam, yaşlıca bir sesle, "O bir attı, eşekler o büyüklükte olmaz," dedi. Onunla konuşmak istediler, ama Shevek yine dinIemiyordu. Takver'i düşünüyordu. Karanlıktaki o derin, kuru, karanlık bakışın Takver için ne anlama gelebileceğini merak ediyordu. O her zaman tüm yaşamların ortak olduğuna inanmış, laboratuvarlarındaki tanklarda yaşayan balıklarla akrabalığından coşku duymuş, insan sırrının ötesindeki varlıkların deneyimini aramıştı. Takver ağaçların altındaki, karanlıktaki o göze nasıl bakmak gerektiğini bilirdi.


  "İeu Eun'a geldik. Sizinle tanışmak için bekleyen büyük bir kalabalık var Dr. Shevek; Başkan, birçok yönetici, tabii ki Rektör, bütün önemli kişiler. Ama yorgunsanız tanışmaları mümkün olduğu kadar kısa kesebiliriz." Tanışmalar birkaç saat sürdü. Daha sonra tanıştığı kişileri açık seçik olarak hiç anımsayamadı. Arabanın küçük, karanlık kutusundan, büyük, parlak, insan dolu bir kutuya itilmişti - kristal ışıklar asılmış altın bir tavanın altında yüzlerce kişi. Herkesle tanıştırıldı. Hepsi ondan kısa ve tüysüzdü. Orada olan birkaç kadının saçı dahi yoktu; sonunda onlann bütün kıllarını, ırkının o güzel, yumuşak, kısa kıllarını ve saçlarını traş ettiklerine karar verdi. Ama onun yerine kesim ve renkleri muhteşem, nefis giysiler koymuşlardı, kadınlar yerlere kadar inen tuvaletler giymişlerdi, göğüsleri çıplaktı, belleri, boyunları ve başları mücevherlerle, kordonlarla, tüllerle süslenmişti; erkekler kırmızı, mavi, mor, altın rengi, yeşil pantolonlar, ceketler veya kesik kollu, çağlayanımsı kuşaklı tünikler, ya da diz hizasındaki gümüş bağlı beyaz çorapları göstermek için açılmış kan kırmızısı, koyu yeşil, siyah, uzun cübbeler içindeydiler. Bir başka İoca sözcük, daha önce hiç gösterileni olmayan, ama sesi hoş gelen bir sözcük beyninde yüzüyordu: "görkem". Bu insanlarda görkem vardı. Konuşmalar yapıldı. Garip, soğuk bakışlı bir adam olan A-İo Ulusu Senato Başkanı şerefe içmeyi önerdi: "İkiz Gezegenlerin arasındaki yeni kardeşlik çağına ve bu çağın müjdecisi, seçkin ve beklenen konuğumuz, Anarres'ten Dr. Shevek'e!" Üniversite rektörü onunla candan bir biçimde konuştu, Ulusun Ana Yöneticisi ciddi bir konuşma yaptı, elçilerle, astronotlarla, fızikçilerle, politikacılarla, her birinin adının önünde ve sonunda uzun ünvanlar ve şeref payeleri bulunan bir sürü insanla tanıştırıldı; onunla konuştular, onları yanıtladı, ama daha sonra ne kendisinin, ne de başkalarının neler dediğini anımsayamadı. Gecenin iyice geç bir saatinde kendini büyük bir park veya alanda küçük bir grup adamla yürürken buldu. Ayağının altında gerçek bir çimenin esneklik duygusu vardı; Abbenay'daki Üçgen Park'ta yürüdüğü zamandan anımsıyordu. O canlı anı ve gece rüzgarının serin, engin dokunuşu onu uyandırdı. Ruhu saklandığı yerden çıktı. Refakatçileri onu bir yapıya ve "onun" olduğunu söyledikleri bir odaya götürdüler. Oda büyüktü, yaklaşık on metre uzunluğundaydı, herhalde bir kamu odasıydı, çünkü herhangi bir bölme ya da ranza yoktu; halen onunla olan üç kişi oda arkadaşları olmalıydı. Çok güzel bir kamu odasıydı. Bir duvarda yukarıda çifte kemerler oluşturacak şekilde ağaç gibi yükselen ince kolonlarla bölünmüş bir dizi pencere bulunuyordu. Yerde koyu kırmızı bir halı vardı, odanın öte ucunda ise açık bir şöminede ateş yanıyordu. Shevek odayı aşıp ateşin önü'nde durdu. Odunun ısınmak için yakıldığını hiç görmemişti, ama şaşırmayı bırakmıştı artık. Ellerini hoş sıcaklığa uzattı, şöminenin yanındaki, parlak mermerden yapılmış yere oturdu. Kendisiyle gelenlerin en genci şöminenin yanına, karşısına oturdu. Diğer ikisi halen konuşuyordu - fizikten bahsediyorlardı, ama Shevek ne konuştuklarını izlemeye çalışmadı. Genç adam alçak sesle konuştu. "Neler hissettiğinizi merak ediyorum, Dr. Shevek."


  Shevek ayaklannı uzattı, sonra ateşin sıcaklığını yüzünde hissetmek için öne eğildi. "Kendimi ağır hissediyorum. "


  "Ağır mı?"


  "Belki yerçekimi. Ya da yorgunum."


  Ötekine baktı, ama şömine ışığında yüzü açık değildi, yalnızca altın bir zincirin pırıltısı ve cübbenin koyu, mücevher kırmızısı.


  "Adını bilmiyorum."


  "Saio Pae."


  "Ha, Pae, evet. Paradoks üzerine makalelerini okudum." Ağır ağır, düşte gibi konuşuyordu.


  "Burada bir bar olmalı, kıdemlilerin odalarında hep bir, içki dolabı olur. Bir şey içer miydiniz?"


  "Evet, su."


  Diğer ikisi şömine başına onların yanına gelirken genç adam yeniden belirdi. Shevek büyük bir susamışlıkla suyu içti ve oturup elindeki bardağa, altın çerçevesi ateşin pırıltısını yakalayan kırılgan, özenle şekillendirilmiş parçaya baktı. Üç adamın, otururken veya onun yanında dururken koruyucu, saygılı, sahip çıkıcı bir tutumda olduklarının farkındaydı.


  Kafasını kaldırıp tek tek yüzlerine baktı. Hepsi bir şeyler bekleyerek ona baktılar. "Pekala," dedi. "Buradayım işte." Gülümsedi. "Anarşistiniz burada. Şimdi ne yapacaksınız onu?"


  - V -


  Urras


  Shevek, turist olarak dolaştığı günler bitince rahatladı. İeu Eun'da yeni sömestr başlıyordu. Şimdi Cennet'e yalnızca dışarıdan bakmak yerine, yerleşip orada yaşayabilir ve çalışabilirdi.


  İki seminer, bir de herkese açık ders vermeye başladı. Ondan ders vermesi istenmemişti, ama Shevek ders verip veremeyeceğini sormuş, yöneticiler de seminerleri ayarlamışlardı. Açık ders ne onun, ne de yöneticilerin fikriydi. Öğrencilerden oluşan bir heyet gelip ders vermesini istemişti. O da hemen kabul etmişti. Anarres Öğrenme Merkezleri'nde dersler böyle düzenlenirdi: öğrencilerin isteğiyle, öğretmenin inisiyatifiyle ya da her ikisiyle birlikte. Yönetimin rahatsız olduğunu fark ettiğinde güldü. "Öğrencilerin anarşist olmamalarını mı bekliyorlar?" dedi. "Gençler başka ne olabilirler ki? En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin!" Dersi vermekten vazgeçmeyi düşünmüyordu bu tür savaşlara daha önce de girişmişti-bu kararlılığı öğrencilere de aktardığı için onlarda kararlıydılar. Kötü reklamı önlemek için Üniversite rektörleri kabul etmek zorunda kaldılar; Shevek de ilk gün iki bin kişiye ulaşan bir izleyici kalabalığıyla derse başladı. Katılım çok kısa zamanda düştü. Hiçbir zaman kişisel ya da siyasal düzeye getirmeden fizik anlatıyordu, anlattığı son derece ileri düzeyde bir fizikti.


  Ama yüzlerce öğrenci gelmeye devam etti. Bazılan yalnızca meraktan, Ay'dan gelen adamı görmek için geliyorlardı; diğerleri Shevek'in kişiliğinden, matematiğini izleyemedikleri zaman bile sözcüklerinden çıkarabildikleri insancıl ve özgürlükçü görüntüsünden etkileniyorlardı. Aralarından büyük bir kısmının hem felsefesini, hem de matematiğini izleyebiliyor olması şaşırtıcıydı. Bu öğrenciler çok iyi eğitilmişlerdi. Zekaları keskindi, her şeye hazırdılar. Çalışmadıkları zamanlarda dinleniyorlardı. Bir dizi başka zorunluluk yüzünden köreltilmiyorlar, dikkatleri dağılmıyordu. Bir gün önce görev sıraları gelip çalıştıkları için yorulup sınıfta uyuklamıyorlardı. Toplumları onları istek, kafa karışıklığı ve endişeden tamamen uzak tutuyordu.


  Neyi yapmakta özgür olduklarıysa ayrı bir sorundu. Shevek'e onların zorunluluklardan uzak tutulma özgürlüğüyle, inisiyatif kullanma özgürlüklerindeki eksiklik aynı orandaymış gibi geliyordu.


  Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu, Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında bir makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi.


  "Şey, tabii," dedi Shevek sıkıntıyla. "Eğer yapmak istemiyorsanız yapmamalısınız." Bu onları yatıştırmadı, ama naziktiler. Tatlı çocuklardı, açık sözlü ve uygar davranışlıydılar. Shevek'in Urras tarihi üzerine okudukları, onu bu çocukların aslında, bu söz artık pek kullanılmasa da, aristokrat olduklarını düşünmeye itmişti. Feodal dönemde aristokratlar oğullarını üniversiteye göndererek Üniversite üzerinde üstünlük taslamaya çalışıyorlardı. Bu günlerde ise durum tersine dönmüştü: Üniversite insan üzerinde üstünlük sağlıyordu. Shevek'e gururla İeu Eun'da verilen burslar için rekabetin her yıl arttığını, bunun da kurumun gerçek demokrasisini kanıtladığını anlattılar. "Kapıya bir kilit daha asıp adına demokrasi diyorsunuz," dedi. Nazik, zeki öğrencilerini seviyordu, ama herhangi birine büyük bir yakınlık duymuyordu. Akademik ortamda veya endüstride çalışacak bilim adamları olmayı planlıyorlardı, kendisinden öğrendikleriyse onlar için o sonuca, mesleklerinde başarıya giden bir araçtı. Onlara verebileceği herhangi bir şey ya onlarda zaten vardı, ya da önemini reddediyorlardı.


  Bu yüzden üç dersini hazırlamanın dışında hiç işi olmuyordu; geri kalan zamanı kendine aitti. Yirmi yaşından beri, Abbenay'daki Enstitü'deki ilk yıllarından bu yana böyle bir durumla karşılaşmamıştı. O yıllardan beri toplumsal ve kişisel yaşamı gittikçe daha karmaşık ve zor olmaya başlamıştı. Yalnızca fizikçi değil, aynı zamanda bir eş, baba, Odocu ve en sonunda toplumsal reformcu olmuştu. O haliyle duyduğu endişe ve sorumluluklardan kaçabileceği bir sığınak sunulmamıştı, o da hiçbir zaman bir sığınak aramamıştı. Hiçbir şeyden yoksun değildi, tam tersine, her şeyi yapmakta özgürdü. Burada işler tersine dönmüştü. Bütün öğrenciler ve öğretim üyeleri gibi, entelektüel çalışması dışında bir şey yapması gerekmiyordu: bu da hiçbir şey sayılırdı. Yatakları yapılıyor, odaları süpürülüyor, üniversite onlar için yönetiliyor, önleri açılıyordu. Karıları veya aileleri de yoktu. Hiç kadın yoktu. Üniversitedeki öğrencilerin evlenmelerine izin verilmiyordu. Evli öğretim üyeleri haftanın yedi gününden öğretim yapılan beşini kampüste geçiriyor, eve yalnızca hafta sonları gidiyorlardı. Hiçbir şey dikkatlerini dağıtmıyordu. Tamamen çalışmaya ayrılmış zaman; gereken her türlü malzeme; her istendiğinde entelektüel uyarım; tartışma ve konuşma; hiçbir baskı yok. Gerçekten de Cennet'in ta kendisi! Ama çalışmaya başlayamıyordu bir türlü. Bir şey eksikti - kendisinden geldiğini düşünüyordu bu eksiğin, bu yerden değil. O kadar cömertçe sunulan şeyleri alacak kadar güçlü değildi. Bu güzel vahada kendini bir çöl bitkisi gibi kuru ve kavruk hissediyordu. Anarres'teki yaşam onu mühürlemiş, ruhunu hapsetmişti; yaşam pınarları, çevresinde dolup taşıyor, ama o bir türlü içemiyordu.


  Kendini çalışmaya zorluyordu, ama onda bile kesinlik yoktu. Kendini değerlendirdiğinde birçok diğer fizikçiye olan üstünlüğünü sağlayan yeteneğini, gerçek canalıcı sorunun nerede yattığını sezme duyusunu, içeriye, merkeze doğru yol gösteren ipucunu yitirmiş gibi görünüyordu. Işık Araştırma Laboratuvarlan'nda çalıştı, epeyce okudu ve o yaz ve sonbaharda üç makale yazdı: olağan koşullara göre üretken bir yarıyıl. Ama aslında gerçek hiçbir şey yapmadığını biliyordu.


  Gerçekten de, Urras'ta yaşadıkça Urras onun için gerçekliğini yitirmeye başladı. Buradaki ilk gününde, odasının penceresinden gördüğü o canlı, görkemli, tüketilemez dünya, avucundan kaçıyor gibiydi. Deneyimsiz, yabancı elleri arasından sıyrılıp gidiyor, ondan kaçıyordu; bir daha baktığında da çok farklı bir şeyi tutuyordu, hiç istemediği bir şeyi, bir tür çöpü, ambalaj kağıdını, artığı. Yazdığı makalelerden para alıyordu. Ulusal Banka'daki bir hesapta şimdiden Seo Oen Ödülü'nün 10000 Uluslararası Para Birimi ve io hükümetinden gelen 5000 birimlik bir fon birikmişti. Bu miktara şimdi profesörlük maaşı ve Üniversite Yayınları'nın üç makalesi için verdiği para eklenmişti, ilk başta bütün bunlar ona komik gelmişti; sonra rahatsızlık duymaya başladı. Burada ne de olsa çok önemli olan bir şeyi saçma diye fırlatıp atamazdı. Basit bir ekonomi metnini okumaya çalıştı; dayanılmayacak kadar sıkıcıydı. Durmaksızın uzun ve aptalca bir düşü anlatıp duran birini dinlemeye benziyordu. Bankaların nasıl işlediğini ve benzeri şeyleri öğrenemiyordu, çünkü kapitalizmin bütün işlemleri ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız, barbarca, karmaşık ve gereksiz geliyordu. Tanrıya insan kurban etmekte hiç olmazsa yanlışlıktan doğan ve dehşet verici bir güzellik vardı; bütün insanların hareketlerinin hırs, tembellik ve kıskançlık tarafından yönetildiğini varsayan para ayinlerinde ise, dehşetli olan bile bayağılaşıyordu. Shevek bu aşağılık yapıya iğrenerek ve ilgisizce bakıyordu. Aslında bu yapının onu korkuttuğunu kabul etmiyor, edemiyordu.


  Saio Pae, A-io'daki ikinci haftasında onu "alışverişe" götürmüştü. Saçını kestirmek istememesine karşın -ne de olsa saçı onun bir parçasıydı-Urras stili giysiler ve ayakkabılar istiyordu. Elinden geldiğince yabancı gibi görünmemek istiyordu. Eski giysisinin basitliği dikkat çekiyor, yumuşak, kaba çöl çizmeleri io'lulann şık ayakkabılarının yanında gerçekten çok garip görünüyordu. Bu yüzden, isteği üzerine Pae onu Saemtenevia'da, Nio Esseia'nın zarif alışveriş caddesinde bir terziye ve bir ayakkabıcıya götürdü.


  Bu deneyimin tümü ona o kadar şaşırtıcı gelmişti ki, mümkün olduğunca çabuk aklından silip attı; ama daha sonra aylar boyunca bununla ilgili karabasanlar gördü. Saemtenevia Bulvarı yaklaşık üç kilometre uzunluğundaydı ve insanlar, trafik ve nesnelerden oluşan katı bir kütleydi: satın alınacak şeyler, satılacak şeyler. Ceketler, giysiler, gecelikler, roblar, pantolonlar, külot pantolonlar, gömlekler, bluzlar, şapkalar, ayakkabılar, eşarplar, atkılar, yelekler, pelerinier, şemsiyeler; uyurken, yüzerken, oyun oynarken, akşamüstü toplantılarında, akşam toplantılarında, kır toplantılarında, yolculuk ederken, tiyatroda, ata binerken, bahçeyle uğraşırken, konuk kabul ederken, lokantaya giderken, yemek yerken, avlanırken giyilecek giysiler - hepsi farklı, hepsi yüzlerce değişik kesimde, stilde, renkte, yapıda, kumaşta. Parfümler, saatler, lambalar, heykeller, makyaj malzemeleri, mumlar, resimler, fotoğraf makineleri, oyunlar, vazolar, yataklar, çaydanlıklar, bilmeceler, yastıklar, taşbebekler, süzgeçler, minderler, mücevherler, halılar, kürdanlar, takvimler, kristal saplı, platinden yapılmış bir bebek çıngırağı, elmastan rakamları olan bir kol saati, küçük heykelcikler, elektrikli bir kalem açacağı, hediyeler, çerezler, andaçlar, cicili bicili biblolar ve antikalar, hepsi zaten ya kullanışsız ya da kullanılışını gizleyecek kadar süslü; metrelerce lüks, metrelerce dışkı. İlk blokta Shevek giysiler ve mücevherlerle parıldayan bir vitrinin tam ortasında duran kaba tüylü, benekli bir cekete bakmak için durmuştu. "Ceket 8400 birim mi?" diye sordu inanamadan, çünkü kısa bir süre önce gazetede "asgari ücret”in yılda 2000 birim kadar olduğunu okumuştu. "Aa, evet, o gerçek kürktür, şimdi hayvanlar korunduğundan çok ender bulunuyor," demişti Pae. "Güzel, değil mi? Kadınlar kürklere bayılırlar." Yürümeye devam ettiler. Bir blok daha geçtiklerinde Shevek'in canı çıkmıştı. Artık bakamıyordu. Gözlerini kaçırmak istiyordu.


  Bu karabasan caddesinin en garip yanı da satılık milyonlarca şeyin hiçbirinin orada yapılmıyor olmasıydı. Orada yalnızca satılıyorlardı. İşlikler, oymacılar, boyacılar, tasarımcılar, makineciler neredeydi, eller neredeydi, yapan insanlar? Gözden uzak, başka bir yerde. Duvarlar arkasında. Dükkanlardaki herkes ya alıcı, ya satıcıydı. Nesnelerle sahip olmak dışında bir ilişkileri yoktu. Bir kere ölçüsünü aldırdıktan sonra istediği her şeyi telefonla ısmarlayabileceğini keşfetti ve bir daha o karabasan caddesine ayak basmamaya karar verdi. Giysileri ve ayakkabıları bir haftada teslim edildi. Onları giyip yatak odasındaki boy aynasının karşısına geçti. Üzerine uydurulmuş gri ceket, beyaz gömlek, siyah külot pantolon, çoraplar ve parlak ayakkabılar uzun, ince bedenine ve ince ayaklarına tam oturuyordu. Ayakkabılardan birinin yüzeyine ihtiyatla dokundu. O da diğer odadaki iskemlelerin yüzeyini oluşturan maddeden, deriye benzeyen maddeden yapılmıştı; geçenlerde birine onun ne olduğunu sormuştu ve gerçekten de deri olduğunu öğrenmişti - hayvan derisi diyorlardı. Dokununca kaşları çatıldı, doğruldu ve aynadan uzaklaştı; ama böyle giyindiğinde annesine, Rulag'a benzerliğinin her zamankinden de fazla olduğunu görmesine yetmişti bu. Sonbahar ortasında dönemler arasında uzun bir tatil vardı. Öğrencilerin çoğu tatil için eve gidiyordu. Shevek Işık Araştırma Laboratuvarları'ndan bir grup öğrenci ve araştırmacıyla birlikte Meitei dağlarında kamp kurmaya gitti, sonra dönem içinde çok dolu olan büyük bilgisayarda biraz kullanım zamanı almak için geri döndü. Ama hiçbir sonuca ulaşmayan çalışmasından sıkılıp fazla çalışmamaya başladı. Her zamankinden fazla uyudu, yürüdü, okudu, kendi kendine sorunun yalnızca çok acele etmesinden kaynaklandığını söyledi; yeni bir dünyaya birkaç ay içinde tümüyle hakim olunamazdı. Üniversite'nin çayırları ve korulan güzel ve karmakarışıktı, altın yapraklar yumuşak, gri göğün altında yağmur ve rüzgarda alevleniyor, dalgalanıyordu. Shevek büyük io ozanlarının yapıtlarını alıp okudu; çiçeklerden, uçan kuşlardan ve sonbaharda ormanların renklerinden bahsettiklerinde onları anlıyordu. Bu anlama onun için büyük bir zevk oluyordu. Alacakaranlıkta, sakin, orantılı güzelliği onu hiç hayal kırıklığına uğratmayan odasına dönmek hoştu. Şimdi bu lütuf ve rahatlığa alışmıştı, tanıdık olmuşlardı artık. Akşam yemeklerindeki yüzler de tanıdıktı, bazılarını daha çok seviyor, bazılarını daha az seviyordu ama artık hepsi tanıdıktı. ilk başta onu şaşırtan çeşit ve miktarıyla yemekler de tanıdıktı. Masada servis yapan adamlar onun istediklerini biliyor ve onun zevklerine göre servis yapıyorlardı. Hala et yemiyordu; nezaket icabı ve mantıksız önyargıları olmadığını kanıtlamak için yemeyi denemişti, ama midesi almıyordu, isyan etti. Birkaç felaketi kılpayı atlattıktan sonra denemekten vazgeçti ve gerçek bir et yemez olarak kaldı. Yemek yemeyi çok seviyordu. Urras'a geldiğinden beri üç dört kilo almıştı; şimdi çok iyi görünüyordu, dağ gezisinde yanmış, tatilde iyice dinlenmişti. Ta yukarıda, gölgeli, kirişi tavanı ve asılmış resimleriyle, mum ışığı, porselen ve gümüşlerle parlayan masalarıyla, bölmeli, büyük yemek salonundaki masadan kalktığında etkileyici bir görünüşü vardı. Başka bir masada oturan biriyle konuştu ve yoluna devam etti, huzur dolu bir uzaklık ifadesi vardı yüzünde. Odanın öbür ucundan Chifoilisk onu gördü ve izledi, kapıda yakaladı.


  "Bana birkaç dakikanı ayırabilir misin, Shevek?"


  "Evet. Benim odamda mı?" Şimdi iyelik zamirlerini sürekli kullanmaya alışmıştı ve rahatsızlık duymadan kullanıyordu.


  Chifoilisk duraksadı. "Kütüphaneye ne dersin? Yolunun üzerinde, üstelik oradan alacağım bir kitap var."


  Avluyu geçip Asil Bilim -Anarres'te bile belli kullanımlarda korunan bu terim fiziğe eskiden verilen addı-Kütüphanesi'ne doğru, karanlıkta atıştıran yağmur altında yan yana yürüdüler. Chifoilisk şemsiyesini açtı, ama Shevek yağmur altında io'luların güneşaltında yürüdükleri gibi zevkle yürüyordu.


  "Sırılsıklam olacaksın," diye homurdandı Chifoilisk. "Ciğerlerin zayıf, değil mi?


  Dikkat etmelisin."


  "Çok iyiyim," dedi Shevek, hafif yağmurun altında yürürken gülümsüyordu. "O hükümetten gelen doktor var ya, bazı tedaviler uyguladı, ilaç verdi. İşe yaradı, öksürmüyorum. Doktordan işlemi ve ilaçları radyoyla Abbenay'daki inisiyatif Sendikası'na tarif etmesini istedim. O da yaptı. Bunu yapmaktan mutluluk duydu. Yeterince basit bir tedavi; toz yüzünden oluşan öksürükleri çok rahatlatabilir o. Neden, neden daha önce yapmadık? Neden birlikte çalışmıyoruz, Chifoilisk?" Thu'lu alaycı bir homurtu koyverdi. Kütüphanenin okuma salonuna geldiler. İnce işlenmiş, mermerden çifte kemerlerin altında eski kitap rafları loş bir ışık altında, sakin bekliyorlardı; uzun okuma masalarının üzerindeki lambalar kaymak taşından yapılmış kürelerdi. Başka kimse yoktu, ama bir görevli, mermer şöminedeki ateşi yakmak ve istedikleri bir şey olup olmadığını sormak için arkalarından geldi. Chifoilisk şöminenin önünde durup, yavaş yavaş canlanan ateşi seyretti. Küçük gözlerinin üstündeki kaşları çatılmıştı; kaba, esmer, entelektüel yüzü her zamankinden yaşlı görünüyordu.


  "Biraz tatsızlık edeceğim, Shevek," dedi hoyrat sesiyle. "Bunda bir gariplik yok sanırım," bu, Shevek'in Chifoilisk'ten beklemediği bir alçakgönüllülüktü.


  "Sorun nedir?"


  "Burada ne yaptığını bilip bilmediğini öğrenmek istiyorum." Shevek bir duraksamadan sonra, "Sanırım biliyorum;" dedi. "O zaman satın alındığının farkındasın."


  "Satın mı alındım?"


  "Devşirildin diyelim istersen. Dinle. Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, nasıl göreceğini bilmediği bir şeyi göremez. Burada, kapitalist bir ekonomide, plütokratik-oligarşik bir Devlet'teki durumunu nasıl anlayabilirsin? Gökteki o açlıktan ölen idealistlerden oluşan küçük komünden geldiğine göre nasıl görebilirsin bunu?"


  "Chifoilisk, Anarres'te pek fazla idealist kalmadı, emin ol. Göçmenler idealisttiler, evet, bu dünyayı bizim çöllerimiz için terk ettiklerine bakılırsa. . Ama bu yedi kuşak önceydi! Toplumumuz pratik. Belki çok pratik, yalnızca sağ kalmayı düşünüyor. Tek sağ kalma yolu buysa, toplumsal işbirliği ve karşılıklı yardımın neresi idealistlik?"


  "Seninle Odoculuk'un değerlerini tartışamam. Daha önce tartışmak istemedim değil! Bir şeyler biliyorum, tamam mı? Benim ülkernde, bu insanların olduğundan çok daha yakınız buna. Biz de Sekizinci Yüzyıl'daki aynı büyük devrimci eylemin ürünleriyiz biz sosyalistiz, sizin gibi."


  "Ama siz devletçisiniz. Thu Devleti, A-io Devleti'ne oranla çok daha merkezi yönetiliyor. Tek bir güç örgütü her şeyi denediyor, hükümet, yönetim, polis, ordu, eğitim, yasalar, ticaret, üretim. Sizde de para ekonomisi var."


  "Her işçinin hak ettiğince, emeğinin değerince ücret alması ilkesine dayalı bir para ekonomisi - hizmet etmeye zorlandığı kapitalistlerden değil, ait olduğu Devlet'ten ücret alması ilkesine dayalı!"


  "Kendi emeğinin değerini kendi belirliyor mu?"


  "Neden Thu'ya gelip gerçek sosyalizmin nasıl işlediğini görmüyorsun?"


  "Gerçek sosyalizmin nasıl işlediğini biliyorum," dedi Shevek.


  "Sana anlatabilirim, ama hükümetin bunu Thu'da açıklamama izin verir mi?" Chifoilisk henüz tutuşmamış bir kütüğe tekme attı. Ateşe bakarkenki ifadesi acıydı, burnuyla dudaklarının kenarları arasındaki çizgiler derindi. Shevek'in sorusunu yanıtlamadı. En sonunda, "Seninle oyun oynamayacağım," dedi. "İşe yaramaz; her neyse, yapmayacağım. Sana sormam gereken şu: Thu'ya gelmek ister miydin?"


  "Şu anda değil, Chifoilisk."


  "Ama burada ne yapabilirsin ki?"


  "Çalışmamı sürdürebilirim. Ayrıca burada Dünya Hükümetleri Konseyi'nin merkezine daha yakınım."


  "DHK mi? Otuz yıldır A-İo'nun kuklası onlar. Seni kurtarmaları için onlara güvenme."


  Bir duraklama. "Tehlikede miyim yani?"


  "Bunu da mı fark etmedin?"


  Bir duraklama daha.


  "Beni kime karşı uyarmak istiyorsun?" diye sordu Shevek. "Öncelikle Pae'ye karşı."


  "Ya, evet, Pae." Shevek ellerini süslemeli, altın kaplı şömine rafına dayadı. "Pae gerçekten iyi bir fizikçi. Çok da nazik. Ama ona güvenmiyorum."


  "Niçin?"


  "Çünkü. . Kaypak davranıyor."


  "Doğru. Keskin bir psikolojik gözlem. Ama Pae'nin senin için tehlikeli olması kişisel olarak kaypak olmasından gelmiyor Shevek. Senin için tehlikeli, çünkü o İo hükümeti'nin sadık, hırslı bir ajanı. Senin hakkında, benim hakkımda düzenli olarak Ulusal Güvenlik Bölümü'ne -gizli polise-rapor veriyor. Seni küçümsemiyorum, Tanrı biliyor, ama görmüyor musun, senin herkese bir kişi, bir birey olarak yaklaşma alışkanlığın burada bir işe yaramaz, olmaz. Bireylerin arkasındaki güçleri anlaman gerekiyor."


  Chifoilisk konuşurken Shevek'in rahatlamış gövdesi gerilmişti; şimdi o da Chifoilisk gibi dik durup ateşi seyrediyordu. "Pae hakkında söylediklerini nereden biliyorsun?" dedi.


  "Şu anda senin odanda, tıpkı benim odamdaki gibi, gizli bir mikrofon olduğunu öğrendiğim yoldan. Çünkü benim işim bunları bilmek. "


  "Sen de hükümetinin ajanı mısın?"


  Chifoilisk'in yüzü karardı; sonra birden Shevek'e döndü, yumuşak bir sesle ve nefretle konuşuyordu. "Evet," dedi, "tabii ki öyleyim. Olmasaydım burada olmazdım. Herkes bunu biliyor. Hükümetim ülke dışına yalnızca güvendiği kişileri gönderiyor. . Bana güvenebiliyorlar! Çünkü ben bütün bu lanet olasıca zengin İo'lu profesörler gibi satın alınmadım. Hükümetime, ülkeme inanıyorum, onlara inancım sonsuz." Sözleri işkence altındaymış gibi çıkıyordu. "Çevrene bakmalısın, Shevek!


  Hırsızlar arasında küçük bir çocuksun. Sana iyi davranıyorlar, iyi bir oda, dersler, öğrenciler, para, şato gezileri, model fabrika gezileri, şirin köylere yolculuklar sunuyorlar. Her şeyin en iyisini. Hepsi sevimli, harika! Ama niçin? Seni neden Ay'dan buraya getiriyorlar, övüyorlar, kitaplarını basıyorlar, dersliklerde, laboratuvarlarda ve kütüphanelerde rahat ve güvencede tutuyorlar? Bunu bilimsel tarafsızlık veya kardeşçe sevgi adına mı yaptıklarını sanıyorsun? Bu kar üzerine kurulu bir ekonomi, Shevek!"


  "Biliyorum. Pazarlık etmek için geldim buraya." "Pazarlık mı-neyle? Ne için?" Shevek'in yüzü Drio'daki kaleyi terk ederkenki soğuk, boş ifadeye bürünmüştü.


  "Ne istediğimi biliyorsun, Chifoilisk. Halkımın sürgünden kurtulmasını istiyorum. Burayı seçtim, çünkü sizin Thu'da bunu istediğinizi sanmıyorum. Bizden korkuyorsunuz siz. Devrimi, eski devrimi, gerçek devrimi, sizin başlayıp da yarım bıraktığınız, adalet için devrimi geri getirebileceğimizden korkuyorsunuz. Burada, A-İo'da benden daha az korkuyorlar, çünkü devrimi unutmuşlar. Artık ona inanmıyorlar, insanların yeterince şeye sahip olurlarsa hapiste yaşamaya razı olacaklarını düşünüyorlar. Ama ben buna inanmayacağım. Duvarların yıkılmasını istiyorum. Dayanışma istiyorum, insan dayanışması. Urras ile Anarres arasında serbest alışveriş istiyorum. Anarres'te bunun için elimden geldiğince çalıştım, şimdi de Urras'ta elimden geldiğince çalışıyorum. Orada eylem yapıyordum, burada pazarlık ediyorum."


  "Neyle?"


  "Biliyorsun, Chifoilisk," dedi Shevek hafif bir sesle, çekinerek. "Benden istediklerinin ne olduğunu biliyorsun."


  "Evet, biliyorum, ama senin bildiğini bilmiyordum," dedi Thu'lu. O da alçak sesle konuşuyordu; sert sesi daha da sert bir mırıldanma haline geldi, yalnızca nefes ve sürtünme sesinden oluşuyordu. "Demek keşfettin-Genel Zaman Kuramı'nı. ." Shevek'in bakışında biraz ironi gizliydi sanki.


  Chifoilisk ısrarlıydı: "Yazılı mı?"


  Shevek bir süre daha ona bakmaya devam etti, sonra doğrudanyanıtladı. "Hayır."


  "Güzel!" "Niçin?"


  "Eğer yazılı olsaydı, ele geçirirlerdi." "Ne demek istiyorsun?"


  "Sadece şunu. Bak, nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık olduğunu söyleyen Odo değil miydi?"


  “‘Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.' Toplumsal Organizma."


  "Peki. Kilitli odalarda kağıtlar varsa, odalara girmek için anahtarları olan insanlar da vardır!"


  Shevek yüzünü buruşturdu. "Evet," dedi neden sonra, "bu çok rahatsız edici."


  "Senin için. Benim için değil. Bende sendeki bireyci ahlaki kaygılar yok. Kuramı yazıya dökmediğini biliyordum. Eğer döktüğünü düşünseydim onu senden almak için her çareye başvururdum, ikna, hırsızlık; eğer A-İo'yla savaş çıkmasına yol açmadan seni kaçırabileceğimizi düşünseydim zor kullanabilirdim. Herhangi bir şeyi yapabilirdim, yeter ki onu bu İo'lu şişko kapitalistlerden kurtarıp ülkemin Merkez Prezidyumu'nun ellerine teslim edebileyim. çünkü hizmet edebileceğim en yüce amaç ülkemin güçlü ve gönençli olmasıdır."


  "Yalan söylüyorsun," dedi Shevek sakin sakin. "Evet, bir vatansever olduğuna inanıyorum. Ama vatanseverliğini gerçeğe, bilimsel gerçeğe üstün tutmuyorsun; hatta bireylere olan sadakatine bile. Bana ihanet etmezdin."


  "Eğer becerebilseydim ederdim," dedi Chifoilisk vahşi bir sesle. Devam etmeye çalıştı, durdu, en sonunda kızgın ve kabullenmişbir sesle, "Ne düşünürsen düşün," dedi. "Senin gözlerini ben açamam. Ama unutma, seni istiyoruz. Eğer sonunda burada neler dönmekte olduğunu anlarsan, o zaman Thu'ya gel. Kardeş olmak için yanlış insanlar seçtin! Bunu söylemek bana düşmez, ama eğer Thu' ya gelmeyeceksen, hiç olmazsa kuramını İo'lulara da verme. O tefecilere hiçbir şey verme! Çek git. Evine dön. Vereceğin şeyi kendi halkına ver!"


  "İstemiyorlar," dedi Shevek ifadesiz bir sesle. "Denemediğimi mi sanıyorsun?" Dört-beş gün sonra Shevek Chifoilisk'i sorduğunda onun Thu'ya geri döndüğünü öğrendi.


  "Temelli mi gitti? Gideceğini söylemedi bana." "BirThu'lu Prezidyumu'ndan ne zaman emir geleceğini hiçbir zaman bilemez," dedi Pae; tabii ki Shevek haberi Pae'den almıştı. "Yalnızca emir geldiğinde hemen atlayıp gitmesi gerektiğini bilir. Veda etmek için durmaması gerektiğini de. Zavallı Chif!


  Acaba ne hata yaptı?"


  Shevek haftada bir-iki kez Atro'yu görmeye, ona bakmak için yanında kalan, en az onun kadar yaşlı birkaç uşakla birlikte yaşadığı, kampüsün kenarındaki küçük, hoş eve gidiyordu. Neredeyse seksenindeydi Atro, kendi sözlerine bakılırsa, birinci sınıf bir fizikçi anıtıydı artık. Yaşamı Ovarab gibi tanınmadan geçmemişti ama yalnızca yaşından dolayı Ovarab'ın kayıtsızlığından bir şeyler kapmıştı. En azından Shevek'e ilgisi yalnızca kişisel gibiydi - bir tür yoldaşlık gibi. Zaman anlayışında Shevek'in yaklaşımını kabul eden ilk Ardışıklık fizikçisi o olmuştu. Shevek'in silahlarıyla, Shevek'in kuramlarının yanında, bilimsel saygınlık kurumuna karşı topyekün bir savaş vermişti; savaş da birkaç yıl sürdükten sonra Eşzamanlılık ilkelerinin kısaltılmadan yayımlanmasıyla ve hemen ardından Eşzamancılar'ın zaferiyle sona ermişti. O savaş Atro'nun yaşamının doruk noktası olmuştu. Gerçeğe ulaşıncaya dek savaşmaktan vazgeçmezdi, ama savaşın kendisini gerçeğe oranla daha fazla seviyordu. Atro soyağacını, generaller, prensIer, büyük toprak sahipleri sayarak bin yüz yıl geriye götürebiliyordu. Ailesi A-İo'nun en kırsal bölgesi olan Sie Bölgesi'nde hala üç bin dönüm araziye ve on dört köye sahipti. Konuşmasında yerel deyimler, gururla yaslandığı eski terimler vardı. Zenginlik onu hiç etkilemiyordu, ülkesinin hükümetinden "demagoglar ve sürünen politikacılar" olarak söz ediyordu. Saygısı parayla satın alınamazdı. Yine de saygısını kendi deyimiyle "doğru soyadı olan" her aptala sunuyordu. Bazı bakımlardan Shevek için tümüyle anlaşılmazdı. Aristokrat: bir bilmece. Yine de hem paraya, hem de güce duyduğu küçümseme, Shevekkendini ona Urras'ta karşılaştığı herkesten daha yakın hissetmesini sağlıyordu.


  Bir keresinde Atro, her türlü nadide ve mevsim dışı çiçeği yetiştirdiği camlı sundunnada birlikte otururlarken "biz Ceti'liler"ifadesini kuIlanacak oldu. Shevek onu suçüstü yakaladı: "'Ceti'liler' mi? - bu kuşyemi kelimelerinden biri değil mi?" Kuşyemi, şehirli işçi sınıfı için üretilen popüler basın, gazeteler, yayınlar ve edebiyata argoda verilen addı.


  "Kuşyemi!" diye yineledi Atro. "Sevgili dostum, nereden buluyorsun bu tür kaba sözleri Tanrı aşkına? 'Ceti'liler' demekle ay nen günlük gazete yazarlarının ve cahil okurlarının kastettiği şeyi kastediyorum. Urras ve Anarres!"


  "Yabancı bir kelime, aslında Ceti kökenli olmayan bir kelime kuIlanmana şaşırdım."


  "Dıştalayarak tanımlama," diye karşılık verdi yaşlı adam neşeyle. "Yüz yıl önce bu terime gereksinmemiz yoktu. İnsanlık' kelimesi yeterliydi. Ama altmış yıl kadar önce bu değişti. On yedi yaşındaydım, yaz başında nefis, güneşli bir gündü, bugünmüş gibi anımsıyorum. Atımı gezdiriyordum. Ablam pencereden seslendi.


  'Radyoda Uzaylı biriyle konuşuyorlar!' Zavallı anneciğim hepimizin sonunun geldiğini düşünmüştü; yabancı şeytanlar, falan filan. .


  Ama konuştukları yalnızca barış ve kardeşlik gibi laflar söyleyen Hain'lilerdi. . Eh, şimdi 'insanlık' lafı biraz fazla şey içeriyor. Kardeşliği kardeşlik-dışından başka ne tanımlayabilir ki? Dıştalayarak tanımlama, azizim! Sen ve ben akrabayız. Benim atalarım birkaç yüz yıl önce Sie'deki serfleri ezerken seninkiler belki de dağlarda sürü güdüyorlardı; ama aynı ailenin üyeleriyiz. Bunu anlamak için bir yabancıyla karşılaşmak, bir yabancıdan bahsedildiğini duymak yeterli. Başka bir güneş sisteminden gelen bir yaratık. İnsan denen, bizimle iki ayağın, iki kolun ve içinde bir tür beyin olan bir kafanın pratik yerleşimi dışında ortak hiçbir yanı olmayan biri!"


  "Ama Hain'liler bizim-"


  "Hepimizin yabancı kökenli olduğunu, yarım milyon, bir milyon, iki veya üç milyon yıl önceki Hain'li yıldızlararası kolonicilerin torunları olduğumuzu kanıtladılar. Kanıtmış! Asal sayı aşkına Shevek, acemi bir öğrenci gibi konuşuyorsun! Bu kadar uzun zaman öncesi için nasıl kanıttan bahsedebilirsin? Bu Hain'liler binyıllarla top gibi oynuyorlar, ama sadece hokkabazlık. Kanıtmış! Atalarımın dini, aynı kesinlikle, el ve ayak parmaklarını sayıp yirmi sayısını bulma küstahlığını göstererek Zaman'ın evrene yayılmasına yol açtığı için Bahçe'den kovulan Pinra Od'un soyundan geldiğimi söylüyor bana. İlle de seçmem gerekiyorsa, bu öyküyü yabancılarınkine yeğlerim!"


  Shevek güldü; Atro'nun mizah duygusu hoşuna gidiyordu. Ama yaşlı adam ciddiydi. Shevek'in kolunu okşadı, sonra, etkilendiği zamanlarda yaptığı gibi gözlerini kırpıştırarak ve ağzını oynatarak, "Senin de aynı şeyleri hissettiğini umuyorum azizim," dedi. samimi olarak diliyorum. Eminim ki toplumunuzda gıpta edilecek birçok şey var, ama toplumunuz size ayırım gözetmeyi öğretmemiş - bu ise uygarlığın öğrettiği en iyi şey. Bu lanetli yabancıların size kardeşlik, karşılıklılık ve benzeri kavramlarınız aracılığıyla ulaşmalarını istemiyorum. Sizi sürekli "ortak insanlık" ve "tüm dünyaların ortaklığı" gibi laflara boğacaklar, bunlan yutmanızı görmek beni çok üzer. Varolmanın yasası mücadeledir: Rekabet, zayıf olanın elenmesi, sağ kalmak için amansız bir savaş. Ben de en iyi olanın sağ kalmasını istiyorum. Benim bildiğim insanlığın. Ceti'lilerin. Senin ve benim, Urras ve Anarres'in. Şimdi onların önündeyiz, bütün şu Arz'lıların ve Hain'lilerin, kendilerine başka her ne ad veriyorlarsa, onların önünde olmaya devam etmeliyiz. Bize yıldızlararası motoru onlar getirdi, ama şimdi onlardan daha iyi yıldızlararası gemiler yapıyoruz. Kuramını açıklama zamanı geldiğinde kendi insanlarına, kendi türüne olan görevini iyice düşüneceğini içtenlikle ümit ediyorum. Sadakatin anlamını ve kime sadık olman gerektiğini iyice düşün." Atro'nun neredeyse körleşmiş gözlerini yaşlılığın kolay akan gözyaşları doldurmuştu. Shevek elini yaşlı adamın koluna güvence vermek istermiş gibi koydu, ama bir şey söylemedi.


  "Öğrenecekler kuşkusuz. Sonunda. Öğrenmeliler de. Bilimsel gerçek, sonunda galip gelir, güneşi bir kayanın ardına gizleyemezsin. Ama ellerine geçmeden önce bedelini ödemelerini istiyorum!


  Hakkımız olan yeri almamızı istiyorum. Saygı istiyorum: İşte bize bunu kazandırabilirsin. Sıçrama. . Eğer Sıçrama'yı becerebilirsek, onların yıldızlararası motorunun zerre kadar önemi kalmaz. İstediğim para değil, anlıyor musun? Ceti biliminin, Ceti aklının üstünlüğünün tanınmasını istiyorum. Eğer yıldızlararası bir uygarlık olacaksa, o zaman benim halkımın o uygarlığın alt düzeyde bir üyesi olmasını istemiyorum! Soylu insanlar gibi katılmalıyız, elimizde büyük bir armağanla. . Böyle olması gerekiyor. Neyse, neyse bazen bu konuda heyecanlanıyorum. Bu arada, kitabın nasıl gidiyor?"


  "Skask'ın yerçekimi hipotezi üzerine çalışıyorum. Yalnızca kısmi diferansiyel denklemler kullanmakla hata ettiğini düşünüyorum."


  "Ama son makalen de yerçekimi üzerineydi. Asıl konuya ne zaman geleceksin?"


  "Bildiğin gibi biz Odocular için araç amaçtır," dedi Shevek alçak bir sesle.


  "Ayrıca, yerçekimini ele almayan bir Zaman Kuramı'nı pek iyi sunamam, değil mi?"


  "Yani bize kuramını parça parça mı veriyorsun?" diye sordu Atro kuşkuyla, "Bu aklıma gelmemişti. Şu son makaleye bir daha baksam iyi olacak. Bazı kısımları pek bir şey ifade etmemişti. Bugünlerde gözlerim pek çabuk yoruluyor. Sanırım okumak için kullandığım o Allahın cezası büyütecimsi projektörümsü nesnede birşey var. Artık sözcükleri pek doğru dürüst göstermiyor gibi." Shevek yaşlı adama vicdan azabı ve şefkatle baktı, ama ona kuramının son durumu hakkında başka bir şey söylemedi.


  Shevek her gün resepsiyonlara, açılışlara, törenlere ve benzeri şeylere davet edilip duruyordu. Bazılarına gitti, çünkü Urras'a bir görevle gelmişti ve görevini yerine getirmeye çalışmalıydı; kardeşlik fikrini savunmalıydı, kendi kişiliğinde İki Dünya'nın dayanışmasını simgelemeliydi. Konuşuyordu, insanlar da onu dinliyorlar ve "Ne kadar doğru," diyorlardı.


  Hükümetin konuşmasını neden engellemediğini merak ediyordu. Chifoilisk uygulayabilecekleri denetim ve sansürün derecesini; kendince nedenlerle abartmış olmalıydı. Tümüyle anarşizmden bahsediyordu, ama onu durdurmuyorlardı. Peki, onu durdurmaya gereksinmeleri var mıydı? Her seferinde aynı kişilerle konuşuyormuş gibi geliyordu: İyi giyimli, iy,i beslenmiş, iyi terbiye görmüş, gülümseyen kişiler. Urras'taki tek insan tipi onlar mıydı? Shevek onların karşısına dikilip "İnsanları bir araya getiren acıdır," diyordu, onlar da başlarıyla onaylıyorlar ve "Ne kadar doğru," diyorlardı.


  Onlardan nefret etmeye başladı, bunu fark eder fark etmez de davetlerini kabul etmeyi kesti.


  Ama böyle yapmak yenilgiyi kabul etmek ve yalnızlığını arttırmak demekti. Buraya yapmak üzere geldiği şeyi yapmıyordu. Onlar beni tecrit ettikleri için değil, diyordu kendi kendine; o kendisini tecrit etmişti. Yalnızdı, her gün gördüğü onca insanın arasında boğulurcasına yalnızdı. Onun derdi temasa geçememekti, bütün o aylar boyunca Urras'ta kimseye, hiçbir şeye temas edemediğini hissediyordu. Bir gece Kıdemli Öğretim Üyeleri Yemekhanesi'nde yemek yerken, "Biliyorsunuz," dedi, "burada nasıl yaşadığınızı bilmiyorum. Özel evleri dışarıdan görüyorum. Ama yakından tanıdığım yalnızca sizin özel olmayan yaşamınız-toplantı odaları, yemekhaneler, laboratuvarlar. ."


  Ertesi gün Oiie biraz tedirgin bir tavırla Shevek'e gelecek hafta sonunu kendi evinde geçirip geçiremeyeceğini sordu.


  Oiie'nin evi İeu Eun'dan birkaç kilometre uzakta bir köy olan Amoeno'daydı ve Urras standartlarına göre ortalama bir orta sınıf eviydi, belki de birçok evden daha eskiydi. Üç yüz yıl kadar önce taştan yapılmış, odalarına tahta paneller konmuştu. İo'nun mimari özelliği olan çifte kemer, pencere çerçevelerinde ve kapılarda kullanılmıştı. Eşyanın görece azlığı Shevek'e hemen güzel geldi: pırıl pırıl, geniş tabanlarıyla odalar sade ve ferah görünüyordu. Kabul ve ödül töreni gibi şeylerin yapıldığı kamu yapılarının aşırı süsü ve konforu onu hep rahatsız etmişti. Urras'lılar zevk sahibiydi, ama bu zevk çoğunlukla gösterişe yönelik bir itkiyle çelişki içindeydi - bilinçli masraf. Nesnelere sahip olma isteğinin doğal, estetik kökeni ekonomik ve rekabetçi zorlamalarla gizlenip saptırılıyor, o da buna karşılık nesnelerin niteliğini ele veriyordu: tek elde ettikleri bir tür mekanik savurganlıktı. Bu evde ise kısıtlamalarla elde edilen bir zarafet vardı. Bir uşak kapıda paltolarını aldı; Oiie'nin karısı aşçıya talimatlar verdiği bodrum mutfağından Shevek'i karşılamaya geldi.


  Yemekten önce konuşurlarken Shevek kendisini de şaşırtan dostça bir duyguyla, onu kendi gibi kılma isteğiyle, hemen hemen tümüyle kadına hitap ettiğini fark etti. Ama yeniden bir kadınla konuşuyor olmak o kadar güzeldi ki! Cinsel farklılığın gerilimi ve çekiciliği olmadan, yalnızca erkekler arasındaki varlığının yapay olduğunu, dünyadan koptuğunu duyması boşuna değildi. Sewa Oiie de çekiciydi; boynunun ve şakaklarının narin çizgilerine bakınca Urras'lı kadınların saçlarını kazıma adetine karşı çıkmaktan vazgeçiyordu Shevek. Suskun ya da biraz utangaçtı; Shevek onu rahatlatmaya çalışıyor ve başarılı olduğu zaman da çok seviniyordu.


  Yemek için içeri geçtiler, masada onlara iki de çocuk katıldı. Sewa Oiie özür diledi: "İnsan artık buralarda doğru dürüst bir bakıcı bulamıyor." Shevek bakıcının ne demek olduğunu bilmediği halde onayladı. Küçük çocukları aynı rahatlama duygusu ve sevinçle izliyordu. Anarres'ten ayrıldığından beri pek çocuk görmemişti.


  Çok temiz, ağırbaşlı çocuklardı, yalnızca kendilerine hitap edildiğinde konuşuyorlardı, mavi kadife ceket ve pantolon giymişlerdi. Uzaydan gelmiş bir yaratık olan Shevek'e korkuyla bakıyorlardı. Dokuz yaşında olanı, yedi yaşında olana sert davranıyor, dişlerinin arasından aptal aptal Shevek'e bakmamasını söylüyor, uymadığı zaman da vahşice çimdik atıyordu. Küçüğü de çimdik atıp masanın altından onu tekmelemeye çalışıyordu. Üstünlük İlkesi henüz beynine tam yerleşmemişti herhalde!


  Oiie evde değişik bir insan oluyordu. Yüzündeki gizemli ifade yok oluyordu, konuşması da o kadar ağır değildi artık. Ailesi ona saygılı davranıyordu, ama saygı karşılıklıydı. Shevek, Oiie'nin kadınlar hakkındaki düşüncelerini epeyce dinlediği için onun karısına nezaketle, hatta aşırı kibar davrandığını görünce şaşırdı. "Bu şövalyece bir davranış," diye düşündü, bu kelimeyi yeni öğrenmişti; ama çok kısa zaman sonra bunun ondan öte bir şey olduğuna karar verdi. Oiie karısından hoşlanıyor ve ona güveniyordu. Ona ve çocuklarına aynen bir Anarres'linin davranacağı gibi davranıyordu.


  Aslında evde birdenbire basit, arkadaş canlısı bir adam, özgür bir adam oluyordu. Shevek'e bu oldukça kısıtlı bir özgürlük bölgesi, oldukça dar bir aile gibi geliyordu; ama kendisini o kadar daha rahat, o kadar daha özgür hissediyordu ki,


  ~leştirmek istemiyordu.


  Konuşma sırasındaki bir duraklamada çocukların küçüğü ince, açık sesiyle, "Bay Shevek pek görgülü değil," dedi.


  Oiie'nin karısı çocuğu azarlamaya. fırsat bulamadan Shevek "Neden?" diye sordu. "Ne yaptım?"


  "Teşekkür etmediniz."


  "Ne için?"


  "Turşu tabağını uzattığım zaman."


  "İni! Kes sesini!"


  Sodik! Bencillik etme! Ses tonu kesinlikle aynıydı.


  "Onları benimle paylaştığını sanıyordum. Hediye olarak mı verdin? Benim ülkemde yalnızca hediyeler için teşekkür edilir. Diğer nesneleri herhangi bir şey söyleme gereği duymadan paylaşırız. Turşuyu geri ister misin?"


  "Hayır, turşu sevmiyorum," dedi çocuk, kara, parlak gözlerini Shevek'in yüzüne dikerek.


  "O zaman onları paylaşmak çok kolay," dedi Shevek. Büyük oğlan İni'yi çimdiklemek için bastırılmış bir istekle kıvranıyordu, ama İni küçük, beyaz dişlerini göstererek güldü. Bir süre sonra bir başka duraklamada Shevek'e doğru eğilerek hafif bir sesle,"Samurumu görmek ister misiniz?" dedi.


  "Evet."


  "Arka bahçede. Annem sizi rahatsız edebileceğini düşünerek onu oraya götürdü. Bazı büyükler hayvanları sevmiyorlar." "Ben görmek isterim. Benim ülkemde hiç hayvan yoktur." "Yok mu?" dedi büyük oğlan ona bakarak. "Baba! Bay Shevek hiç hayvanları olmadığını söylüyor!"


  İni bakakalmıştı. "Peki ama neyiniz var?"


  "Başka insanlar. Balıklar. Böcekler. Ve holum ağaçları." "Holum ağacı nedir?" Konuşma yarım saat kadar sürdü. Shevek'ten Urras'ta ilk defa Anarres'i anlatması isteniyordu. Soruları çocuklar soruyor, ama anne babaları da ilgiyle dinliyorlardı. Shevek titizlikle ahlaki konulardan kaçınmaya çalışıyordu; ev sahiplerinin çocuklarına propaganda yapmaya gelmemişti. Onlara yalnızca Toz'un neye benzediğini, Abbenay'ın nasıl olduğunu, nasıl giysiler giyildiğini, insanların yeni elbise istediklerinde ne yaptıklarını, çocukların okulda ne yaptıklarını anlattı. Bu sonuncusu, amaçlamamasına karşın propagandaya giriyordu. İni ve Aevi onun çiftçilik, marangozluk, gübre yeniden-üretme, matbaacılık, su tesisatçılığı, yol tamirciliği, oyun yazarlığı ve büyüklere ait bütün diğer uğraşlardan oluşan öğretim programını tarifinden ve hiç kimsenin hiçbir şey için cezalandırılmadığını söylemesinden sonra büyülenmiş gibiydiler.


  "Yine de bazen," dedi Shevek, "seni bir süre için tek başına bırakırlar. "


  "Ama," dedi Oiie çabucak, "insanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini soyup öldürmüyorlar?" Sanki uzun süredir bastırmaya çalıştığı soru patlak vermişti.


  "Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur."


  "Peki o zaman, insanlara pis işleri nasıl yaptırabiliyorsunuz?" "Hangi pis işleri?" dedi Oiie'nin karısı, ne dendiğini anlamamıştı.


  "Çöp toplama, mezar kazma," dedi Oiie; Shevek "cıva madenciliği," diye ekledi, az daha "bok işleme," diyecekti, ama İo'luların dışkıyla ilgili kelimelere tabu olarak baktıklarını anımsadı. Daha Urras'taki ilk günlerinde Urras'lıların dağ gibi dışkının içinde yaşadıklarını, ama hiçbir zaman boktan bahsetmediklerini fark etmişti.


  "Hepimiz yaparız bu işleri. Ama kimse, eğer işi sevmezse, uzun süre yapmak zorunda değil. Her dekadda bir gün topluluk yönetim komitesi, blok komitesi veya gereksinmesi olan herhangi biri, sizden bu tür bir işe yardım etmenizi isteyebilir; dönüşümlü listeler hazırlarlar. Sonra, hoşa gitmeyen işlere veya cıva madenIerindeki gibi tehlikeli işlere sadece bir yarıyıl için gönderilir herkes."


  "Ama o zaman bütün çalışanlar işi yeni öğrenenlerden oluşuyor olmalı."


  "Evet. Verimli değil; ama başka ne yapılabilir? Bir insana onu birkaç yıl içinde öldürecek ya da sakatlayacak bir işte çalışmasını söyleyemezsiniz. Neden bunu yapsın ki?"


  "Emre karşı gelebilir mi?"


  "Emir yok ki Oiie. İşBöl'e -İş Bölüşümü ofisine-gider ve der ki, ben şöyle şöyle bir iş yapmak istiyorum, bana göre neyiniz var? Onlar da ona nerede iş olduğunu söylerler."


  "Peki o zaman insanlar pis işleri yapmayı niye kabul ediyorlar? On günde bir de olsa neden kabul ediyorlar?"


  "Çünkü o işler hep birlikte yapılır. . Ayrıca başka nedenler de var. Biliyorsunuz, Anarres'te yaşam burada olduğu gibi zengin değil. Küçük topluluklarda pek eğlence yoktur, çok da çalışmak gerekir. Bu yüzden, eğer çoğunlukla mekanik bir dokuma tezgahında çalışıyorsan, her on günde bir dışarı çıkıp değişik bir grup insanla birlikte boru döşemek veya tarla çapalamak hoş gelir insana. . Ayrıca meydan okuma da vardır işin içinde. Burada çalışmanın itici gücünün gelir, para gereksinimi veya kıir arzusu olduğunu düşünüyorsunuz sizler; ama paranın olmadığı bir yerde gerçek dürtüler belki daha açık çıkar ortaya. İnsanlar bir şeyler yapmaktan hoşlanırlar. Yaptıkları işi iyi yapmak isterler. İnsanlar, tehlikeli, zor işleri üstlenirler, çünkü onları yapmaktan gurur duyarlar, daha zayıf olanlara. . nasıl denir. . hava atabilirler - biz buna bencilleşmek diyoruz. Hey, bakın küçükler, ne kadar güçlü olduğumu görün! Anlıyor musunuz? İnsan iyi yaptığı şeyi yapmak ister. . Ama gerçekte bu bir araç ve amaç sorunu. Ne de olsa iş, iş için yapılır. Yaşamın kalıcı zevklerinden biridir. Kişinin vicdanı bunu bilir. Aynca toplumsal vicdan, komşuların sizin hakkınızdaki düşünceleri de vardır. Anarres'te başka hiçbir ödül, başka hiçbir yasa yoktur. İnsanın kendi zevki ve dostlarının saygısı. Hepsi budur. Bu böyle olunca, anlayacağınız gibi, komşuların düşüncelerinin son derece büyük bir güç haline gelir."


  "Hiç kimse buna karşı çıkmaz mı?"


  "Belki de yeterince sık değil," dedi Shevek.


  "O zaman herkes çok mu çalışıyor?" diye sordu Oiie'nin karısı. "İşbirliği yapmayan birine ne olur?"


  "Taşınır. Diğerleri ondan sıkılır, anlıyor musunuz? Onunla dalga geçerler; ya da sertleşirler, onu döverler; küçük bir toplulukta onun adını yemek listesinden çıkarmaya karar verebilirler, böylece kendi başına yemek pişirip yemek zorunda kalır, bu da küçük düşürücü bir şeydir. Böylece taşınır, bir süre başka bir yerde kalır, sonra belki yine taşınır. Bazıları bütün yaşamları boyunca bunu yaparlar. Nuchnib denir onlara. Ben de bir tür nuchnib'im. Burada kendi görevlerimden kaçıyorum. Ama ben çoğundan daha uzağa taşındım." Shevek çok sakin bir sesle konuşuyordu; sesinde acılık varsa bile çocukların algılayabileceği, büyüklerinse anlayabileceği bir şey değildi. Ama sözlerini bir sessizlik izledi.


  "Burada pis işleri kimin yaptığını bilmiyorum," dedi. "Hiçbir zaman yapıldığını


  görmüyorum-garip değil mi? Kim yapar onları? Neden yaparlar? Daha fazla mı


  para alırlar?"


  "Bazen tehlikeli işler için daha fazla alırlar. Yalnızca hizmetçilik işleri içinse, hayır. Daha az."


  "Neden yaparlar o halde?"


  "Çünkü düşük ücret, hiç olmamasından iyidir," dedi Oiie, onun sesindeki acılık son derece açıktı. Karısı sinirli sinirli konuyu değiştirmeye çalıştı, ama o devam etti,


  "Dedem kapıcıydı. Elli yıl boyunca bir otelde yerleri silip pis çarşafları değiştirdi. Günde on saat, haftada altı gün. Ailesi yemek yiyebilsin diye yapıyordu bunu." Oiie birden durdu ve Shevek'e soğuk, güvensiz bakışıyla baktı, sonra da neredeyse meydan okuyan bir bakışla karısına döndü. Kadın gözlerini kaçırıyordu. Gülümsedi ve sinirli, çocuksu sesiyle, "Demaere'nin babası çok başarılı bir adamdı," dedi. "Öldüğünde dört şirket sahibiydi." Gülüşü acı içindeki bir insanın gülüşüydü; esmer, zarif elleri sıkıca kenetlenmişti.


  "Herhalde Anarres'te başarılı insanlar yoktur," dedi Oiie açık bir iğnelemeyle; o sırada aşçı tabakları değiştirmek üzere geldi, Oiie de konuşmayı birden kesti. İni sanki hizmetkar oradayken ciddi konuşmanın sürmeyeceğini bilirmiş gibi, "Anne," dedi, "yemekten sonra Bay Shevek'e samurumu gösterebilir miyim?" Oturma odasına döndüklerinde İni'nin hayvanını getirmesine izin verildi: Urras'ta çok bulunan, yetişkin büyüklüğünün yarısına ulaşmış bir samur. Oiie'nin açıklamasına göre yüzyıllardan beri önce balık yakalayıcısı, sonra da ev hayvanı olarak yetiştirilmişlerdi. Hayvanın kısa bacakları, kavisli ve esnek bir sırtı, parlak kara-kahverengi bir kürkü vardı. Shevek'in yakından gördüğü, kafes içinde olmayan ilk hayvandı ve Shevek hayvanın kendisinden korktuğundan daha fazla korkuyordu ondan. Beyaz, keskin dişleri etkileyiciydi. İni ısrar edince Shevek elini dikkatle uzatıp hayvanı okşadı. Samur kalçaları üzerinde doğrulup ona baktı. Gözleri kapkara, biraz sarımsı, zeki, meraklı ve masumdu. "Ammar," diye fısıldadı


  Shevek, varlık boşluğunu aşıp gelen o bakışa yakalanmıştı - "kardeş". Samur homurdandı, dört ayak üzerine düştü ve Shevek'in ayakkabılarını ilgiyle incelemeye başladı.


  "Sizi sevdi," dedi İni.


  "Ben de onu sevdim," dedi Shevek biraz hüzünle. Ne zaman bir hayvan, uçan kuşlar veya güz ağaçlarının görkemini görse benliğini hüzün sarıyor ve aldığı zevk biraz buruklaşıyordu. Böyle anlarda bilinçli olarak Takver'i düşünmüyordu, onun yokluğu değildi düşündüğü. Daha doğrusu sanki o oradaydı, ama Shevek onu düşünmüyordu. Sanki Urras'ın hayvanlarıyla bitkilerinin güzelliği ve garipliği ona ataları yedi kuşaktan beri hiçbir hayvanın sıcak kürküne dokunmamış ve ağaçların gölgesinde kanat pmltılarını görmemiş, kendisi de onları hiçbir zaman göremeyecek olan Takver'den bir mesaj getiriyor gibiydi.


  Geceyi saçak altındaki bir yatak odasında geçirdi. Hava soğuktu, Üniversite'deki sürekli fazla ısıtılan odalardan sonra bu gayet iyi ve daha sade gelmişti ona: karyola, kitap rafları, bir dolap, bir iskemle ve boyalı, tahta bir masa. Evde gibiyim, diye düşünüyordu, karyolanın yüksekliğini, şiltenin yumuşaklığını, ince dokunmuş yün battaniye ve ipek çarşafları, dolabın üzerinde duran, fildişinden yapılmış bibloları, kitapların deri ciltlerini ve bu odanın, içindeki her şeyin, içinde bulunduğu evin, evin üzerine yapıldığı arsanın özel bir mülk olduğunu, onu yapmadığı, yerlerini silip süpürmediği halde Demaere Oiie'nin mülkü olduğunu saymazsak. . Shevek bu tür yorucu ayrımları bir yana bıraktı. Güzel bir odaydı ve bir kamu konutundaki tek kişilik odalardan pek de farklı değildi. O odada uyurken düşünde Takver'i gördü. Yatakta kendisiyle olduğunu, kollarının bedenine dolandığını, bedeninin kendi bedeniyle yan yana olduğunu gördü. . Ama hangi oda, hangi odadaydılar? Neredeydiler? Ay'da birlikteydiler, hava soğuktu ve birlikte yürüyorlardı. Ay düz bir yerdi, her taraf mavi-beyaz karla kaplıydı, ama kar çok inceydi ve kolaylıkla bir kenara süpürülüp altından parlak, beyaz toprak çıkıyordu. Ölüydü, ölü bir yerdi. "Aslında böyle değil," dedi Takver'e, onun korktuğunu bilerek. Bir şeye doğru, plastik gibi dayanıksız ve parlak görünen bir maddeden oluşan uzak bir çizgiye, beyaz kar ovasının öte yanında, uzakta, zor görünen bir engele doğru yürüyorlardı. Shevek de oraya yaklaşmaya korkuyordu, ama Takver'e "Az sonra orada olacağız," dedi.


   Takver yanıtlamadı. 


   - VIII -


   Anarres


  Abbenay'ın Kuzey Parkı'ndaki atletizm alanındaydılar; altısı da, akşamın uzun altın ışıklaRI, ısısı ve tozu içindeydi. Hepsi toktular, keyifleri yerindeydi, çünkü bir sokak şenliğinde, açıkta, ateşte pişirilen yemeklerle bir bayram şeklinde geçen akşam yemeği, bütün akşamüstü boyunca devam etmişti. Yazortası tatiliydi. Nio Esseia' da, Urras takvimine göre 740 yılında, yaklaşık iki yüz yıl önce gerçekleşen ilk büyük ayaklanmanın anıldığı İsyan Günü'ydü. O gün boyunca aşçılar ve yemekHane görevlileri, topluluğun geri kalan kısmı tarafından el üstünde tutulurdu, çünkü iki yüz yıl önceki ayaklanmaya yol açan grevi başlatan, bir aşçılar ve garsonlar sendikası olmuştu. Anarres'te böyle bir sürü gelenek ve şenlik daha vardı, bir kısmı Göçmenler tarafından başlatıLmıştı, bir kısmı ise, hasat evleri ve Gündönümü Bayramı gibi, gezegendeki yaşamın ritminden ya da birlikte çalışan insanların birlikte eğlenme gereksinmelerinden, kendiliğinden başlamıştı.


  Takver dışında hepsi alakasız şeyler konuşuyorlardı. Takver saatlerce dansetmiş, bir sürü kızarmış ekmek ve turşu yemişti, kendini çok canlı hissediyordu. "Neden Kvigot, Kera Denizi balıkhanelerine gönderilip her şeye yeni baştan başlamak zorunda kalırken, Turib onun buradaki işini devralıyor?" diyordu. Araştırma sendikası, doğrudan doğruya ÜDE tarafından yönetilen bir proje içinde eritilmişti; Takver de Bedap'ın bazı fıkirlerinin güçlü bir destekçisi olmuştu, "çünkü Kvigot, Simas'ın gerikafalı kuramlarını kabul etmeyen iyi bir biyolog, Turib ise hamamda Simas'ın sırtını keseleyen bir hiç. Bak bakalım Simas emekliye ayrılınca programın yürütülmesini kim devralacak. O kadın alacak, Thrib alacak, bahse girerim!"


  "Bu 'bahse girerim' ifadesi ne anlama geliyor?" dedi toplumsal eleştiri dinlemeye hevesli olmayan biri.


  Göbeklenen ve jimnastik yapmayı ciddiye alan Bedap oyun alanının etrafında ciddi ciddi koşuyordu. Diğerleri ağaçların altındaki tozlu bir banka oturmuş, jimnastiklerini sözlil olarak yapıyorlardı.


  "İoca bir sözcük," dedi Shevek. "Urras'lıların olasılıklarla oynadığı bir oyun. Doğru tahmini yapan diğerinin malını alır." Uzun süredir Sabul'un İoca çalışmalarından bahsetme yasağına uymayı bırakmıştı.


  "Onların sözcüklerinden biri nasıl Pravca'ya girmiş?"


  "Göçmenler," dedi bir başkası. "Erişkin olarak Pravca öğrenmek zorunda kalmışlardı. Uzun bir süre boyunca eski dilde düşünmüş olmalılar. Bir yerde lanet olsun sözünün Pravca sözlükte olmadığını okudum - o da İoca. Farigv dili icat ederken küfürlere yer vermemişti, yer verdiyse bile bilgisayarları gerekliliği anlamamışlardır. "


  "Cehennem ne o zaman?" dedi Takver. "Ben onun büyüdüğüm kentteki bok deposu olduğunu sanırdım. 'Canın cehenneme!', gidilebilecek en kötü yer." Şimdi Enstitü kadrosu arasında kalıcı bir görevalan ve hala Shevek'in çevresinde dolaşan, ama Takver'le çok nadiren konuşan matematikçi Desar şifre gibi üslubuyla, "Urras demek," dedi.


  "Urras'ta, lanetlendiğin zaman gittiğin yer anlamına geliyor." "Yazın Güneybatı'ya gönderilmek anlamına geliyor," dedi Takver'in eski bir arkadaşı olan ekolog Terrus.


  "İoca'da dinsel kipte söyleniyor."


  "İoca okumak zorunda olduğunu biliyorum, Shevek, ama din konusunda okumak zorunda mısın?"


  "Eski Urras fiziğinin bir kısmı tümüyle dinsel kipte. Bunun gibi kavramlar çıkıp duruyor. 'Cehennem' mutlak kötülüğün yeri anlamına geliyor."


  "Yuvarlak Vadi'deki gübre deposu," dedi Takver. "Ben öyle sanıyordum. " Bedap soluk soluğa, tozdan beyazlanmış, teri yüzünde çizgi çizgi geldi. Shevek'in yanına çöktü ve soluklanmaya çalıştı.


  Shevek'in bir öğrencisi olan Richat, "İoca bir şeyler söyle," dedi. "Neye benziyor?"


  "Biliyorsun: Canın cehenneme! Lanet olsun!"


  "Bana küfretmeyi bırak da," dedi kız kıkırdayarak, "tam bir cümle söyle." Shevek uysallıkla İoca bir cümle söyledi. "Tam olarak nasıl telaffuz edildiğini bilmiyorum," diye ekledi. "Yalnızca tahmin ediyorum. "


  "Ne anlama geliyordu?"


  "Eğer zamanın geçmesi insan bilincinin bir özelliğiyse, geçmiş ve gelecek insan aklının işlevleridir. Ardışıklık öncesi bir filozoftan, Keremcho'dan bir alıntı."


  "İnsanların konuştuğunu, ama senin onları anlayamadığını düşünmek ne garip bir duygu!"


  "Birbirlerini bile anlamıyorlar. Ay'daki o çılgın devletçiler yüzden fazla değişik dil konuşuyor. ."


  "Su, su," dedi soluk soluğa olan Bedap.


  "Su yok," dedi Terrus. "On sekiz dekaddır yağmur yağmıyor. Tam olarak söylemek gerekirse yüz seksen üç gün. Kırk yıldır Anarres 'teki en uzun kuraklık."


  "Böyle giderse 20 yılında yaptıkları gibi idrarı yeniden işlemek zorunda kalacağız. Bir bardak sidik ister miydin Shevek?"


  "Dalga geçme," dedi Terrus. "Ölüm kalım sorunu bu şimdi. Yeterince yağacak mı?


  Güneydoğuşu'ndaki yapraklı bitkilerin hepsi şimdiden öldü. Orada otuz dekaddır yağmıyor."


  Hepsi buğulu, altın gökyüzüne baktılar. Eski Dünya'dan getirilen, altında oturduklan ağaçların testere yaprakları, dallarında tozlu, tozdan kıvrılmış, asılı duruyorlardı.


  "Bir daha Büyük Kuraklık olmaz," dedi Desar. "Modern arıtma fabrikaları. Önlenir." tabii," dedi Terrus.


  O yıl kış erken geldi, Kuzey Yarımküre soğuk ve kuruydu. Abbenay'ın alçak, geniş caddelerinde donmuş tozlar vardı. Yıkanma suyu katı kısıtlamalara bağlanmıştı: susuzluk ve açlık temizlikten üstün gelmişti. Anarres'teki yirmi milyon insanın yiyeceği ve giyeceği holum bitkisinden, yaprağından, tohumundan, lifınden ve kökünden yapılıyordu. Ambar ve depolarda biraz giysi stoku vardı, ama hiçbir zaman pek fazla stoklanmış yiyecek olmuyordu. Su toprağa, bitkileri yaşatmaya gidiyordu. Kentin üstündeki gökyüzü bulutsuzdu ve açık olması beklenirdi, ama güneydeki ve batıdaki daha kuru toprakların rüzgarla taşınan tozuyla sararmıştı. Bazen rüzgar kuzeyden, Ne Thera dağlarından estiğinde sarı pus dağılıyor, geride parlak, boş, ufka doğru mora dönüşen koyu mavi bir gök kalıyordu. Takver gebeydi. Çoğunlukla uykulu ve yumuşak başlı oluyordu. "Ben bir balığım," diyordu, "suda bir balık. İçimdeki bebeğin içindeyim." Ama zaman zaman işte çok yoruluyor veya yemekhanedeki azaltılmış öğünler yüzünden aç kalıyordu. Çocuklar ve yaşlılar gibi gebe kadınlar da her gün saat on birde hafif bir ek öğün yiyebiliyorlardı, ama Takver işinin katı programı yüzünden çoğunlukla bu yemeği kaçırıyordu. O bir öğünü kaçırabilirdi, ama laboratuvar tanklarındaki balıklar kaçıramazdı. Arkadaşları çoğunlukla kendi yemeklerinden veya yemekhanelerinden kalan bir şeyler, bir çörek veya bir parça meyve getiriyorlardı ona. Hepsini şükranla yiyordu, ama canı müthiş tatlı çekiyordu, oysa tatlı çok az veriliyordu. Yorulduğunda kaygılı oluyor, kolayca sinirleniyordu; en ufak bir sözde hemen parlıyordu.


  Güzün sonuna doğru Shevek Eşzamanlılık ilkeleri'nin müsveddelerini tamamladı. Baskı için onayını almak üzere Sabul'a verdi. Sabul müsveddeleri bir dekad, iki dekad, üç dekad elinde tuttu ve hiçbir şey söylemedi. Shevek gidip ne olduğunu sordu. Sabul henüz okumaya fırsatı olmadığını, çok meşgul olduğunu söyledi. Shevek bekledi. Kış ortasıydı. Kuru rüzgar her gün esmeye devam ediyordu; toprak donmuştu. Her şey durmuş, rahatsız bir beklemeye girmişti sanki, yağmuru, doğumu bekler gibi.


  Oda karanlıktı. Kentte ışıklar henüz yanmıştı; yüksek, koyu gri göğün altında cılız görünüyorlardı. Takver içeri girdi,lambayı yaktı, üzerinde paltosuyla ısıtma ızgarasının yanına çöktü. "Of, çok soğuk! Felaket. Ayaklarım sanki buzullar üzerinde yürümüş gibi, eve dönerken neredeyse ağlıyordum, o kadar acıdılar. Allahın cezası çıkarcı çizmeler! Neden doğru dürüst bir çift çizme yapamıyoruz?


  Neden karanlıkta oturuyorsun?"


  "Bilmiyorum. "


  "Yemeğe gittin mi? Eve dönerken fazladan bir şeyler atıştırdım. Kalmak zorundaydım, kukuri yumurtaları çatlıyordu, biz deerişkinler onları yemeden yavruları tanktan çıkarmak zorundaydık. Yemek yedin mi?"


  "Hayır. "


  "Surat asma. Lütfen bu gece surat asma. Bir şey daha ters giderse ağlayacağım. Her zaman ağlamaktan bıktım. Allahın cezası aptal hormonlar! Balıklar gibi bebek yapmak isterdim, yumurtaları bırakıp yüzüp gideceksin, o kadar. . Tabii geri dönüp yumurtaları yemezsen. . Öyle heykel gibi oturup durma. Dayanamıyorum." Izgaradan gelen ısı dalgasının yanına eğilip katı parmaklarıyla çizmelerini çıkarmaya çalışırken gözleri yaşarmıştı.


  Shevek bir şey söylemedi.


  "Ne oldu? Öyle oturup duramazsın karşımda!"


  "Sabul bugün beni çağırdı. ilkeler'in yayımlanmasını veya Urras'a gönderilmesini onaylamayacak."


  Takver çizmeyle boğuşmayı bırakıp öylece kaldı. Omuzunun üzerinden Shevek'e baktı. En sonunda "Tam olarak ne söyledi?" dedi.


  "Yazdığı eleştiri masanın üzerinde."


  Takver kalktı, bir çizme ayağında, masaya ayağını sürüyerek gitti; masanın üzerine dayanarak, elleri paltosunun ceplerinde, kağıdı okudu.


  '"Ardışıklık Fiziği'nin Odocu Toplum'daki zamanbilimsel düşüncenin doruk noktalarından biri olduğu, Anarres'e Göç'ten bu yana herkesçe kabul edilen bir ilkedir. Bu ilkesel dayanışmadan bencilce sapmalar yalnızca toplumsal organik kullanımdan uzak, pratik olmayan varsayımlarla ya da Urras Çıkar Devletleri'nin sorumsuz, kiralık bilim adamlarının batıl-dinsel spekülasyonlarıyla sonuçlanır. .'


  Ah, çıkarcı! Aşağılık, kıskanç, küçük Odo taklitçisi! Bu eleştiriyi basına gönderecek mi?"


  "Yaptı bile."


  Takver eğilip çizmesini çıkardı. Birkaç kez Shevek'e baktı, ama yanına gitmedi, ona dokunmaya da çalışmadı, bir süre hiçbir şey söylemedi. Konuştuğunda sesi eskisi gibi yüksek ve gergin değildi, her zamanki doğal, boğuk ve yumuşak halindeydi. "Ne yapacaksın, Shev?"


  "Yapacak bir şey yok."


  "Kitabı basarız. Bir basım sendikası kurar, dizgi öğrenir, sonrada basarız."


  "Kağıt son derece sınırlı. Gerekli olmayan şeyler basılamaz. Holum ekinleri güvencede olana dek yalnızca ÜDE yayınları."


  "O zaman belki sunuşu bir şekilde değiştirebilirsin. Söylediğini gizle. Ardışıklık laflarıyla süsle. Böylece kabul eder."


  "Karayı ak gibi gösteremezsin."


  Takver, SabuI'un üzerinden atlayıp atlayamayacağını, onu aşıp aşamayacağını sormadı. Anarres'te hiç kimse bir diğerinin üzerinden aşmak durumunda değildi. Atlamak söz konusu değildi. Eğer insan dayanışma içinde çalışamıyorsa, yalnız çalışmak zorundaydı.


  "Eğer. ." Takver sustu. Ayağa kalktı ve çizmelerini kurumaları için ısıtıcının yanına koydu. Paltosunu çıkardı, astı ve omzuna elde örülmüş, kalın bir şal aldı. Yatağa oturdu, son oturma hareketini yaparken biraz homurdandı. OnunIa pencere arasında, yüzü öteye dönük oturan Shevek'e baktı.


  "Ona ortak imzalamayı önersen? ilk yazdığın makaledeki gibi. ."


  "Sabul 'batıl-dinsel spekülasyonlar’ın kapağına adını koymaz."


  "Emin misin? istediğinin tam da bu olmadığından emin misin? Bunun ne olduğunu, senin ne yaptığını biliyor. Her zaman onun kurnaz olduğunu söylerdin. Yazdığının onu ve bütün Ardışıklık okulunu çöpe atacağını biliyor. Eğer seninle paylaşabilseydi, başarıyı paylaşabilseydi? Sabul baştan aşağı egodan oluşuyor. Eğer kendi kitabı olduğunu söyleyebilseydi. ."


  Shevek acı bir sesle, "Onunla," dedi, "seni ne kadar paylaşabilirsem bu kitabı da o kadar paylaşabilirim."


  "Böyle düşünme, Shev. Önemli olan kitap - fıkirler. Bu doğacak çocuğu bebekken yanımızda tutmak istiyoruz, onu sevmek istiyoruz. Ama herhangi bir nedenle, eğer onu yanımızda tutarsak ölecekse, eğer yalnızca bir yuvada yaşayabilecekse, eğer onu hiç göremeyecek ve adını bilmeyeceksek -seçeneğimiz bu olursa, hangisini seçeriz? Ölü doğanı yanımızda tutmayı mı? Yoksa hayat vermeyi mi?"


  "Bilmiyorum," dedi Shevek. Başını elleri arasına aldı ve alnım, biraz acıtarak oğuşturdu. "Evet, tabii ki öyle. Evet. Ama bu ama ben-"


  "Kardeşim, canım," dedi Takver. Ellerini kucağında kavuşturdu, ama ona uzanmadı.


  "Kitabın üstünde hangi adın olduğu önemli değil. İnsanlar gerçeği bilecekler. Gerçek kitabın kendisi."


  "Ben o kitabım," dedi Shevek. Sonra gözlerini kapadı ve hareketsiz oturdu. Takver o zaman yanına gitti, çekinerek, bir yaraya dokunur gibi hafifçe dokundu. 164 yılının başlarında Eşzamanlılık İlkeleri'nin ilk, eksik, epeyce kırpılmış kopyası Abbenay'da, Shevek ve Sabul'un adlarıyla basıldı. ÜDE yalnızca gerekli kayıtları ve yönergeleri basıyordu, ama Sabul'un Basın'da ve ÜDE'nin Enformasyon bölümünde tanıdıkları vardı ve onları kitabın dışarıdaki propaganda değerine inandırmıştı. Urras'ın Anarres'teki kuraklık ve açlık tehlikesine sevindiğini söylemişti; io dergilerinin son sayıları tümüyle Odo ekonomisinin yakında gerçekleşecek çöküşü hakkında şeytanca kehanetlerle doluydu. Sabul, revize edilmiş eleştirisinde, saf düşünce alanında "Odocu Toplum'un söndürülemez canlılığını ve insan düşüncesinin her alanında devletçi mülkiyetçiliğe üstünIüğünü kanıtlamak için maddi güçlüklerin üstesinden gelen" bir başyapıtın, bir "bilim anıtının" yayımlanmasından daha büyük bir yalanIama olabilir mi, diyordu.


  Böylece çalışma yayımlandı; üç yüz kopyanın on beşi Dikkatli adlı io yük gemisiyle gitti. Shevek basılı kitabın tek bir kopyasını bile okumadı. Ama dışarı giden pakete özgün, eksiksiz müsveddenin elle yazılmış bir kopyasını koydu. Kapakta kitabın ieu Eun Üniversitesi Asil Bilim Fakültesi'nden Dr. Atro'ya verilmesini belirten bir not ve yazarın iyi dilekleri vardı. Pakete son onayı verecek olan SabuI'un eklemeyi fark edeceği kesindi. Shevek müsveddeyi bırakıp bırakmadığını bilmiyordu. Garezinden müsveddeye el koyabilirdi; kısırlaştıncı kısaltmasının Urras'lı fizikçiler üzerinde istediği etkiyi bırakmayacağını bildiği için gitmesine izin de verebilirdi. Sabul Shevek'e müsvedde hakkında hiçbir şey söylemedi. Shevek de sormadı.


  Shevek o bahar boyunca çok az kişiyle konuştu. Güney Abbenay'daki yeni bir su arıtma fabrikasının yapımında gönüllü görev aldı. Günün büyük kısmında işte veya dersteydi. Atomaltı çalışmalarına döndü, akşamlarını sık sık Enstitü'nün parçacık hızlandırıcısında veya laboratuvarlarda parçacık uzmanlarıyla geçiriyordu. Takver'in ve dostlannın yanındayken sessiz, ciddi, yumuşak ve soğuktu. Takver'in karnı çok büyüdü; büyük, ağır bir çamaşır sepeti taşıyan biri gibi yürümeye başladı. Kendi yerine yeterli birini eğitene kadar balık laboratuvarlarında çalışmaya devam etti, sonra eve geldi ve doğum sancıları başladı, zamanını bir